Görkem
Moderator
Jr. Member

Offline
Mesaj Sayısı: 89
|
 |
« : Kasım 13, 2007, 12:30:44 ÖÖ » |
|
Dönem filmleri kavramının aslında birçok açıdan yanlış değerlendirildiği olmasa da biraz dar anlamlandırıldığı fikrindeyim. Bilirsiniz, dönem filmi denildiğinde akla çoğu örnek ve durumda geçmişte süregittiği resmedilen, sözkonusu geçmişin genel tasarımını yansıtacak kostümlerin, mekanların, saç-sakal tasarımlarının önrollerde olduğu (en iyi makyaj, kostüm ve yapım tasarımı Oscarlarında favoriler genelde dönem filmleridir), yine dönemin ahlaki yada hukuki kurallarının hikayeyi etkilediği filmler akla gelir. Ama birçok örnekte filmi dönem filmi yapan belirttiğim öğeler, aslında hiçbir döneme, tarihe ait olmayan sorunlara, temalara destek olmaktan öte anlam barındırmaz. 1700’lerde yaşanmış bir imkansız aşk hikayesi bana göre aslında dönem filmi olmayan bir dönem filmidir. Çünkü imkansız aşklar, hiçbir döneme ait olmayan bir olgudur. 1700’lerde Fransa’da meydana geliyorsa sebep sınıf ayrımıdır, siyasi sebeplerdir, etnik eğilimlerdir. E yıl 2010. Aynı şeyler geçerli değil mi? Ya da farklı sebeplerle de olsa (örneğin kariyer yapma meraklısı olmak biraz daha 21. yüzyıla ait bir sebep gibi durur) kavuşamayan aşıklar klişesi orta dünyadan tutun en uzak geleceğe bile taşınabilir.
Sinema tarihinde belli bir döneme ismini vermiş, hatta o dönemin başı çeken filmleri olmuş alt türler var. 50’li yılların Uzaylı İstilası Filmleri gibi. Uzaylı istilası filmleri, bu dönemde ortaya çıkmış, en iyi örneklerini yine bu dönemde vermiş ve adını sinema tarihine bu yıllarla birlikte yazdırmıştır. Nedeni siyasi, ve siyasi sebeplerin toplumsal etkileridir. Dönemin atmosferden meyil alarak hikayelerini inşa eden, o yılların teknik olanaklarının izin verdiği biçimde biçimlendirilen filmlerdir. Ve hemen hepsi sayısız benzerliğe, ortak noktaya sahip.
İşte esas dönem filmi örneği budur. Çünkü sinema tarihinin herhangi bir döneminde, hiçbir sinemacı topluluğu aynı siyasi ve sosyal durumu, aynı teknik olanakların izin verdiği görsel biçimlendirmelerle bir arada veremeyecektir. 1950’lerin Uzaylı İstilası Filmleri, ne açıdan bakarsanız bakın en belirgin dönem filmleridir.
Gelelim Truman’a. Truman Show ise öylesine önemli bir film ki…. Şöyle özetlemeye çalışayım; 1990’lar ve 2000’leri sembolize eden, bu yıllara ait olan 3 farklı film türünü aynı anda bünyesinde toplamayı başarabilmiş, bunları bir çorbaya dönüştürmemiş ve hepsi üzerine dişe dokunur sözler sarf edebilmiş bir film.
Nedir bu yıllara ait alttürler?
1- Sinema üzerine sinema furyası. (Sonrasında birçok sinemacı kendi meşrebince katıldı bu furyaya ve katılanlar arası bağlantılar belirgin olmayabilir ama öncüsü Tarantino) 2- Aydınlanma Filmleri (En iyi örnekleri The Matrix, Amerkan Güzeli, Dövüş Kulübü… Hatta “aydınlanamama” filmleri: Amerikan Sapığı) 3- TV Eleştirisi filmleri (En iyi örnekleri Katil Doğanlar, Pleasantville, Ed Tv)
Bu arada, şunu da belirtmek lazım. 2 ve 3. maddedeki filmler sosyal, ekonomik açıdan dünyanın içinde bulunduğu dönemi özetlemeye niyetlenmişken, 1. madde filmleri, sinema sanatı tarihinin günümüze yansıması üzerine yorumlardır. Buna göre aslında aynı kefede tartılacak ürünler olmasa da perdelerdeki ve player’lardaki önem açısından bir arada telaffuz edilebilirler. Benim fikrimi soracak olursanız, içerisinde bulunulan döneme mal edilecek türlerin önemi sıralamasında önce Aydınlanma Filmleri, sonra T.V. Eleştirisi Filmleri, 3. sırada sinema üzerine sinema filmleri gelir. Her ne kadar Tarantino, benzersiz bir fırtınanın müsebbibi ise de bence sinemanın kendisi üzerinden sinema yapma, 7 ayda dünyaya gelmiş bir bebektir.
İşte maddelerde açtığım 3 paranteze de Truman Show’u katabilirsiniz. Ve bu 3 alt tür için de önemli kodlamalara, mesajlara rastlayabilirsiniz. Bu zenginliğine rağmen son derece de özgün, kendine has, sade ve damıtık bir film Truman Show.
Birinci madde olan, sinema üzerinden film yapma açısından bakacak olursak;
Banliyö denince akla, en özet ifade ile şehrin olanak ve güzelliklerine yeterince yakın ama şehrin tehlike ve rahatsız ediciliğine yeterince uzak olma durumu gelir. Komşuluk ilişkilerinin mevcut ve sıcak olduğu, havasının/kaldırımlarının temiz, caddelerinin sükûn olduğu diyarlardır her biri. Kulağa biraz garip gelse de Banliyö Filmleri de gerçek bir alttürdür ki örnek verilebilecek filmler, mekanların aynı olması dışında şaşırtıcı ortaklıklara sahiplerdir. Pleasantville, Makaseller, Amerikan Güzeli, Happiness (Mutluluk), Mavi Kadife (Blue Velvet), yine Truman Show. Ortak nokta şöyle özetlenebilir: bir mutluluk resmi olan banliyölerin altında ustaca gizlenmiş bir yozlaşma, bir yapaylık, bir şekilde “kontrol edilmişliği kabullenme “uyuz”luğu” ve ötesinde banliyönün kendisinin, bir güzellik resmi olarak kullanılmaktan tam tersi yönde, çirkinlikleri gizleme simülasyonu olarak kullanılma fikri. Banliyö, bir maskedir. Çirkin bir suratı gizleyen bir maske.
Truman Show’da da Banliyö kavramı, göze batacak biçimde öne çıkarılmış durumdadır. Peter Weir bir çok kez Seaheaven’ı (Denizcenneti. Adı bile olayı bitiriyor), cadde ve sokakları, bahçeleri sergilercesine sunar. Aşk, aile, dostluk/arkadaşlık, sadakat …. Hepsi en estetik biçimde mevcuttur filmde ve fantastik reddede steril ve temiz olan bu yapı, yalanın ta kendisidir. Banliyö filmlerinde, yalan ve dürüst olmama durumu birçok örnekte hikayenin temelini oluşturmuş ve Truman Show’da zirveye ulaşmıştır. Bu bir türün özetini çıkarmaktan ve “Gördüğünüz tüm banliyöler birer dekor, birer maske, birer sahne” demekten başka bir şey değildir.
Kendimce “önem”lediğim sıraya göre gitmek istiyorum. T.V. Eleştirisi filmleri açısından bakacak olursak; televizyon, iletişimden çok bir eğlence aracı olarak zamanında sinemanın ciddi bir rakibi olarak görülmüş, sinema seyircisini eğlenceli bir gece geçirmek için dışarıya çıkmaktan, para harcamaktan, bilet alıp yer aramaktan ve tüm bunlara rağmen keyifsiz bir gece geçirmiş olunabilme ihtimalinden kurtarmış, ekonomik ve zahmetsiz bir eğlence aracı olmuştur. (Vizontele’den: “Duyduğuma göre sinemanın yerini dutmuyormuş”… “Artık her evde bir sinema olacak!”) Kısa zamanda tüm dünyayı bir örümcek ağı gibi saran t.v. sektörü ve yayıncıları, izleyicilere tam istediğini verebilme yeteneğini kısa sürede kazanmış, herkesi mutlu etmiş ama karşılığını da insanlardan tahsil edercesine ciddi bir propaganda aracı olmuş, günün siyasi, ekonomik, etnik, politik misyonerliğinin, daha da önemlisi tüketim toplumu kavramının tetikçilerinin bir numaralı destekçisi, yayım aracı haline gelmiş ve kitleleri çeşitli yönlere, taraflara, gruplara, ürünlere itme görevini layığı ile yerine getirmiştir. Elektriğin dünyada ulaştığı tüm bölgelerde, neyin yiyilip içildiği, giyildiği, kısaca “tüketildiği” sorusunun t.v. ile direk bağlantısı vardır. İşte karşımızda insanları esir eden, uyutan, istediği gerçeğe inandıran bir simülasyon örneği.
Son paragrafın, Truman’la ilgisine değinmeme gerek kalmadı gibi geliyor. Film, dizinin jeneriğiyle başlıyor. Yani aslında Peter Weir’in filminin bir başlangıç jeneriği yok. Gerek duymamış usta, meslektaşı Cristof’unkini yeterince etkileyici bulmuş olmalı (Cristof karakterini önce kendisi oynamayı düşünmüş ama vazgeçmiş. Sanırım biraz da, Ed Harris’in oyunculuğunu kast ederek “İyi ki yapmadım” diyor hatta) Truman Show, üç farklı alttürün örneği ama baskın tarafı bir tv eleştirisi olması.
Tüm dünyayı ekran başına bağlamış bir reality (gerçeklik) show. Nasıl? Dünyasının tamamen gerçek olduğunu sanan bir insanın hayatını ekrana getirerek. Televizyon sektörünün en çok eleştirildiği sebeplerden biri olan özel hayata saygı kavramı artık dibe vurmuş. Canlı yayın döllenmesinden falan bahsediliyor, her an gerçekleşebilir diye. Ve Cristof’u canlı yayınına alan sunucudan öğreniyoruz ki Cristof, özel hayatı konusunda çok ketum ve dikkatliymiş…. Evet, buyurun ziyafete.… Tek bir örnek yetiyor aslında. Örneğin bir diğer iyi tv eleştirisi filmi olan Ed Tv’de de özel hayatın ayrıntıları (ayak tırnağı kesme sekansları da tabii ki) en fazla ilgi gören olaylardır programda. Belki Ed’in niyeti iyidir ama bu mahremiyeti pazara çıkarma olgusu sevdiği her şeyi kaybetme tehlikesini ortaya çıkarır. Pişmanlık kaçınılmazdır. İşte bunun göz önünde oluşu, mecburen tv’cuları, özel hayata gizlice girmeye itmiştir. Bence Truman Show’un ortaya çıkış fikri üzerine ilk akla gelecek madde budur.
Truman Show, tv üzerine getirilen tüm negatif yaklaşımları özetleyen içeriği zorlanmadan sunuyor. Ve tabii ki işin içerisinde ciddi bir “ayna tutma” durumu var ki, tutulan ayna birkaç yönlü ve biraz büyüteç özelliğinde. Filmdeki tv (ya da Truman) meraklılarından/bağımlılarından, Truman’ın sahte enginlere yol alışı süresinde ciddi bir “hadi Truman, yapabilirsin, gayret et” haykırışı izliyoruz. Truman’ı, o dünyaya hapseden kendileri değil mi? Sizin ilginiz Truman Show’u bir ömür boyunca (ya da yarım ömür diyelim) ayakta hatta zirvede ve o hapishanede tuttu. Ayrıca, Truman’ın hapsolduğu dünyaya neredeyse siz de hapsolmuş durumdasınız. Sadece döllenmeleriniz kayda alınmıyor. Ve aynanın bir yüzü filmin içindeki tv bağımlılarını resmederken diğer yüzü de dışındaki bağımlıları, bizleri simgeliyor mutlaka. Ve yukarıda belirttiğimiz gibi kendince bir dünya oluşturmuş Truman Show Dünyası, aslında dev bir market. Gösterideki her şey satılık. Neyin şık, neyin estetik, neyin moda olduğu belirleniyor. E televizyonun en önemli geliri reklamsa, Truman’ın kendisi de bir reklam malzemesinden başka bir şey değil. Yani bir “hayat”. Her birimizinki gibi.
Crisfot’un evlat sevgisi de gerçekten gözleri yaşartacak ölçüde. Oğlunu resmen “seviyor”. Ona hiç dokunmamış olsa da, sarılmamış olsa da onu seviyor. Ama babasının dünyasını ret eden, babasına karşı gelen evlada gösterilen tavır, gaddar yeşilçam babalarınınkini aratmıyor. “Defol git bu evden, seni evlatlıktan ret ediyorum” nidasının kralı bu filmde: “Ölecek, onu canlı yayında, dünyanın gözü önünde öldüremezsin”. “Zaten canlı yayında doğmuştu!”
İşin daha da önemli yüzü, filme bir aydınlanma filmi olarak baktığımızda ortaya çıkıyor. Bu filmlerle ilgili küçük bir anektod aktarmak isterim. Tüm aydınlanma filmlerinde başkarakter bir erkek. (Kadınların uyanışı sisteme değil, daha çok erkeğe doğru yönleniyor. Thelma ve Luise gibi) Ve aydınlanmasındaki en büyük tetikleyici etki ise tüm örneklerde bir kadın. (Neo’yu uyandıran Trinity, Anlatıcıyı Tyler’a mecbur eden ve tetikleyen Marla Singer, Lester Burnham’ı uyandıran sarışın güzel Angela. Ve, Truman’ı da enginlere salan şey de bir kadın!)
Tam bir örneği olmasa da filme, bir siberpunk bakışıyla yaklaşırsak olanları özetlemek kolaylaşıyor. Türün teknolojik içeriğinden çok sosyal içeriği bağlamında durum çok net çünkü. Siberpunk alttüründe, devletler kadar güçlü ve tüm dünyaya kök salmış büyük şirketlere rastlarız. Bu şirketler artık, öylesine büyük tüccar olmuşlardır ki gerçeklik satacak güçtedirler. Bunu da teknolojiyi ellerinde bulundurma olanağını sağlayarak elde etmişlerdir. Onlara karşı çıkma gücünü bulmanın tek yolu da yasa dışı teknolojiye ve bilgiye ulaşabilme kıvraklığından geçer. Ki gerçeklik satmak, istediğin her şeyi satabilmek anlamına gelmektedir. İster otomobil, ister politik görüş, ister aile anlayışı, ister cinsel ahlak. İşte bu sınırdan sonra satılan şey, hayatı teşkil eden şeylerin tamamına yani düpedüz bir hayat’a varmıştır. Kime aşık olacağınızı, neyden korkacağınızı, kimi dost belleyeceğinizi, çocuk yapıp yapacağınızı ve ne zaman yapacağınızı birileri belirler.
İşte Truman Show, bu “gerçeklik satma” olgusunu sonuna kadar kullanan bir yapıdadır. Farkı, televizyonu kullanarak yapar bunu. Matrix’in bilgisayar/makine teknolojisini (…nin sonuçlarını), eXistenZ’in ise oyun teknolojisini kullanarak yaptığı gibi. Ya birileri size bunları zorla satar, ya da her türlü hileye başvurarak, öylesine cezp edici olarak sunar ki siz almadan edemezsiniz. Arada fazla fark yoktur. Ya da vardır, bunu bilemiyorum. Güzel bir soru…
Ve tüyler ürpertici biçimde, hemen her filmde/örnekte sahteliği gerçekliğe tercih edenler çoğunluktadır ve azınlığı teşkil edenler asi ilan edilmiştir. Tüm örneklerde “gerçeklik yanlıları” vardır. Adları farklı olsa da aynı kişiler ve torunlarıdır bunlar. Diğer taraf içinse, Cristof’un ağzından, gayet kısa ve sarsıcı biçimde duyarız bunu: “insan, kendisine sunulan dünyanın gerçekliğini kabul eder!” Bu durumda, bu gerçekliği sağlayıp sunanlar, bir tür “tanrı” konumundadırlar, o gerçekliği yaşayanlar için. İşte bu bakış açısıyla Truman’ın, dünyasının kapısından evrene çıkmak üzereyken duyduğu o sarsıcı ses, onu yaratan kişiden gelmektedir. Sorduğu ilk soru da, şaşkınlığının etkisi ile “kimsin sen?”dir. Aldığı cevap ise şaşırtıcı dürüstlüktedir! : “ben yaratıcıyım!” İster tv programı olsun, ister oyun yaratıcısı. (eXistenZ’de de benzin istasyonundaki Gas isimli adam Allegra’ya tanrı muamelesi yapar) Bir yaratıcı! İkinci soru da aynı derecede anlamlıdır: “Peki ben kimim?” Herkes kendi dünyasının yıldızıdır zaten! Ve Cristof yine belden aşağıya vurur: “Sen yıldızsın!”
Ama keşke iş bu kadar kolay tartılabilir olsa. Çünkü gerçekliği gerekli görmeyen, sahteliği tercih eden herkesin güçlü sebepleri vardır yine tüm örneklerde: “gerçeklik bizi mutlu etmedi. Bir de diğer tarafı deneyelim” Cristof bunu açıkça belirtir: “Dışarıda, benim sana sunduğum dünyadan daha fazla gerçek yok!” Röportajda da “tüm dünya Seaheaven gibi olmalı” der. Haklıdır. Bizzat Matrix’in 2199’un dünyasından, eXistenZ’in de dışarıdaki dünyadan (ömür:70 yıl, eXistenZ’in içindeki ömrünüz: 500 yıl!) daha çekici olması gibi. Rahatsız, mutsuz olanlar, illa gerçeklik diyenlerdir yine tüm örneklerde. Truman, yaratıcısına, ironik bir rest çeker ve kapıya yönelir ama girdiği koridor karanlıktır. Mesaj karanlıktan aydınlığa gibi görünse de aslında Truman, aydınlıktan karanlığa gitmektedir.
Ama her şekilde, güzel yada çirkin, mutlu ya da mutsuz Truman aydınlanmış ve sahte dünyasını yıkıp gerçeğe adım atmıştır. Bu aydınlanmanın ona mutluluk getireceğini hiç kimse bilemez ama bilinen gerçek şudur: o artık gerçek ve kendi hayatını yaşayan, kendi kararlarını veren bir insandır. Kontrolden kurtulmuştur. “Kadere inanır mısın Neo?” “Hayır” “Neden?” “Hayatımı başkalarının yönlendirdiği düşüncesini sevmiyorum!”
Gerçekten irdelendikçe açılıp saçılıyor Truman Show. Benzer örneklerdekiler gibi. Parantez içi filmlerle bu filmi yan yana koyup irdeleyecek olsak yaz yaz bitiremeyiz.
Birkaç kelime de görsellik üzerine konuşacak olursak Peter Weir, gerçekten çok şık yönetmenlik sunuyor. Kadrajların birçoğu, Seaheaven’ı sunan birer tablo gibi. Zaten çoğu Weir’e ait değil, Cristof’a ait. Filme ait kameralar, normalde gizli kamera konulması olanaksız olan yerlerde ortaya çıkıyor gibi. Ama yine de aradaki sınırın çokta net olduğu söylenemez. Aslında ben, bayağı bir Truman Show izliyor hissini aldım. Berrak görüntü yönetimi, gerçek bir ev/kasaba ile market vitrini arasında ince bir çizgi tutturan yapım tasarımı filmin tüm duygularını, mesajlarını, sahte gerçekliği en iyi şekilde sergiler nitelikte.
Dayak yemeyi göze alarak ta olsa bir şey söylemek istiyorum . Jim Carrey üzerine. Sadece ve sadece bir tek sebepten dolayı, Truman karakterini başkasının canlandırmasını “isteyebilirdim” gibi geliyor. Sebepse şu; Carrey, bir komedyen olarak, komediden/stand up show’dan sinema dünyasına girmiş biri olarak aklımızda yer etmiş bir isim. Yani oyunculuk tarzı, yüzü, hali/tavrı, beden dili role son derece uygun ama zihnimizdeki imajı açısından bakarsak, aslında son derece ciddi bir film olan Truman Show’u biraz zedeliyor gibi geliyor bana. Yani zedeleyen kendisi değil, bizdeki imajı. Yoksa gayet harika oynuyorsa da filmin karşısına oturan kişi, ister istemez hafif gülücüklerle başlıyor izlemeye. Ha, belki Carrey’nin o gülümser hali, naif banliyö insanı portresini sunuyor ise ona bir itirazım yok.
Laura Linney’de gerçekten enfes bir sahte eş rolü çıkarıyor filmde. Yapmacık gülümsemeleri, hanım hanımcık hemşire rolünü üstlenişi gerçekten kusursuz. Diğer roller de başarılı ve tv oyunculuğuna, bu tip bir programa yakışır biçimde biraz abartılı oyunculuklar şaşırtıcı bir gerçeklik, daha doğrusu gerekli bir yapaylık ortaya çıkarıyor. Garibim Truman da, insanların bu abartılı mimik ve beden dillerini gerçek hayatın bir parçası sanıyor olmalı.
Filmle ilgili, eksikliğini hissettiğim çok küçük bir iki şey var. Birincisi, dışarıdaki dünya yok’a yakın. Bu yerinde bir tercihtir belki, bilemiyorum ama Truman’a özgürlük fikrinde olan bir grubun varlığı var ama kendileri yok filmde. İşte tıpkı eXistenZ’deki durum söz konusu. Orada da gerçeklik yanlılarının sadece adı vardı. Truman’ın aşkı Louren/Sylvia aracılığıyla bir karşıtlık hissi var ama çok zayıf kalmış. İkincisi, ki Peter Weir’de buna çare aramış ama bulamamış, Truman’ın dışarıya çıktığından sonraki anlar, en azından bir-iki sekansla verilebilirdi gibi geldi bana. Yani, görmeyi isterdim.
Evet, özetle Truman Show, çok önemli ve önemini de rahatça sırtlayabilen bir film. Görmemiş olmak, 90’lı ve 2000 yıllar sineması üzerine büyük eksiklik. Ha, tv’nin hakimiyeti gelecekte bu seviyeye varır mı sorusunu sordurmayı amaçlıyor ama cevabı veriyor olması pek önemli görünmüyor. Bir tek filmin, tüm dünyaya hakim bir sektörle başa çıkabilmesi kolay değil elbette.
|