Pedro Almodovar, yakın dönem İspanyol sinemasının en önemli isimlerinden biri sanırım. Filmlerinde genel olarak belirgin tematik ve görsel ortak noktalar var, kısaca belirteceğiz ama bunlardan önce Almodovar için şunu söylememiz lazım; Almodovar şaşırtıcı bir istikrara sahip. Filmografisine bakıldığında yönetmen olarak 30 filmi var ve her biri için 1-2-3 yıl ara verilmiş. Son 9 film 2-3 yıl arayla çekilmiş filmler. Onun dışında filmlerinin daha ilk karesinden (en azından gördüğüm filmlerinin tamamında öyleydi) “Bir Almodovar filmi” hissi alınabiliyor. Hafif flu bir netlik, kontrasttan uzak sıcak renkler. Yine sıcak ortamlar, yumuşak/oval hatlarla döşenmiş mekanlar. Abartısız oyunculuklar ve her durumda karakteri öne çıkaran bir kamera kullanımı….
Genel olarak Almodovar sineması karakterleri de belirgin bir yapı sunarlar, şöyle ki: hemen her zaman, filmdeki halleri abartısızdır bu karakterlerin. Halleri, tavırları görece normal, rahat, hayatın içinden gibidir. Yani ağlasalar da, gülseler de bu çok farklı, uç noktalarda görünmez. Fakat Almodovar, görece sıradan görünen karakteri, belirgin biçimde öne çıkaran bir görsellik sunar, karakterin normalliği bu yönetimi tercihi gereksiz gibi gösterir. Öne çıkarılacak özellikte görülen ama bunu gerektirmeyen tiplerdir her biri sanki. İşte yönetmen filmin ilerleyen dakikalarında karakterlerinin geçmişini tıka basa doldurmuş olduğunu açıklar ve o zaman doya doya izlediğimiz karakteri sindirmiş oluruz, “iyi ki de böyle olmuş” deriz. Bir anlamda, sarsıcı olaylar yaşamış olan kişinin, o olayları ve sonuçlarını kabullenişinin hikayeleridir onunkiler. Almodovar tam da bu kabulleniş sürecini bize anlatır. Yani depremi değil, yıkıntılarını değil, yıkıntıların kaldırılışını da değil. Yıkıntılarla kaybedilenlerin kabullenilmesini. Bu geniş zaman aralıkları içinde geçerlidir, dar zaman aralıkları için de….
Bu anlamda, anlattığı hikayenin aslında küçük bir kısmını perdeye yansıtır Almodovar. Yaşananların da en “olgun” kısmını. Hikayelerin vuruculuğu da buradadır ki, izlediğimiz karakterlerin film boyunca kanlı canlı sunuluşu, samimi ve doğal tavırları onları tanımamızı sağlar. Sonrasında o tanıdığımız kişinin böylesi sarsıntılar geçirdiğini öğrenmemiz hikayeyi daha da vurucu yapar.
Konuş Onunla, bu belirttiklerime harfiyen uyan bir yapı sunuyor. Geçmişleri dopdolu karakterler, hepsini bir araya getiren ve ortak noktalarını yüzeye çıkaran bir öykü, sımsıcak görsellik.
Hikayemize ve karakterlerimize gelince; (izlemeyenler, son iki paragraf hariç bundan sonrasını okumasınlar)
Benigno…. Hayatını hasta annesini bakmaya vermiş, okula bile gidememiş, yapayalnız bir hemşir. (Erkek hemşireye böyle deniyormuş) Hasta bakmakta ün sahibi. 15-20 yıl annesine bakmış, 4 yıldır da Alicia’ya bakıyor. Annesinden kalan evin yatak odasını dekore etmeye hazırlanıyor.
Marco…. Karizmatik, yalnız, entel gazeteci. Aşk acısı var içinde.
Alicia…. Psikiyatrist/terapist bir babanın genç, güzel, aşık olunası, yetenekli dansçı kızı. 4 yıldır komada.
Lydia…. İşte başka bir karizma abidesi. İnatçı, güçlü kadın. 6 boğayla aynı anda dövüşmekten kaçınmayan bayan matador. (Bayan matadora ne denir bilmiyorum) Son sevgilisi başka bir matadormuş ve onu kullanıp bir kenara atmış iddiaya göre.
Lydia ve Marco, bir röportaj sebebiyle tanışırlar. O sırada eski sevgilisinden ayrılmış olan Lydia Marco’ya, kendisini evine bırakmasını rica eder. Ve sonrasında sevgili olurlar. Daha sonra Lydia bir güreş esnasında ciddi biçimde yaralanır ve komaya girer.
Benigno 4 yıldır Alicia’nın bakıcılığını yapmaktadır. İşini mükemmel yapmasının yanında Alicia’yla konuşmaktadır sürekli. Onun için filmlere gider ve filmleri ona anlatır. Komadaki kişinin, anlatılanları duyduğuna hatta dinlediğine inanmaktadır. Ve tabii ki ona sırılsıklam âşıktır.
Lydia hastaneye getirildiğinde Marco’yla tanışırlar ve arkadaş olurlar.
(Bir daha uyarıyorum, buraya kadarını okudunuz madem, bundan sonrasını okumayın bari. Yoksa filmi izlemenize gerek kalmayacak.

)
Buraya kadar olan giriş kısmı, bildiğimiz girişlerden eksiği olmayan bir giriş. Ama belirgin bir fazlası var; karakterleri sadece halleriyle değil, duygularıyla hatta onların mevcut hallerinin, gerçek hayattaki anlamlarıyla tanıtıyor. Yani bizim hayatlarımızdaki anlamıyla, tabi Almodovar’a göre. Örneğin Alicia’nın yıkandığı sekans…. Belirgin bir duygu içeriği olan, sadece çok az kişinin başına gelen ve çok az kişinin tanık olduğu bir durum olmasının ötesinde söz konusu durumun bir “duygu” barındırıyor oluşunun belirginliğiyle sunuluyor bize. Alicia’nın hiçbir şeyin farkında olmadığını, hiçbir şeyi görüp hissetmediğini biliyoruz belki ama bu sekans sayesinde onunla bir bağlantı kurmakta zorluk çekmiyoruz. Hatta bu bağlantının kuruluşunun en büyük numarası burada: Alicia’nın yaşadıklarını kendisi bile bilmediği halde biz biliyoruz. Ki bu çok önemli. (Bu “önem” noktası daha sonra da kendini gösterecek zaten) İşte bu bağlantı, karakterle çok az tanışmış olsak ta yakınlaşmamızı sağlıyor.
Film, bol miktarda geri dönüş içeriyor. Örneğin Benigno ve Alicia’nın tanışmalarını geri dönüşlerle veriyor. Tıpkı Lydia ve Marco’nun ilişkilerinin ayrıntıları gibi. Hemen hepsi çok şık ve aydınlatıcı sekanslar.
Marco ve Lydia aşkı, pek öyle sunulmasa da aslında yıkıcı bir sonla noktalanıyor ki Lydia aslında eski sevgilisiyle tekrar birlikte olmayı istiyormuş ama bunu Marco’ya söylemeye fırsat bulamamış. Bu yan hikaye, Marco’nun Benigno’yla arkadaş olmalarını sağlamak ve Marco’yu daha iyi tanımamızı ve onunla da sıkı bir bağ kurmamızı sağlamak görevini layıkı ile yerine getiriyor ve sonrasında Marco’nun hikayeyi üstlenmesini gerektiriyor. Ama bu garip bir “üstlenme” durumu ki aslında hikayenin, Marco’nun üzerine “yıkılması” gerçekten ortaya bambaşka bir film çıkarıyor. Şöyle ki;
Marco, Lydia’nın komadan çıkamaması ve bizlere ömür olmasından sonra hikayeden saf dışı ediliyor bir anlamda. Çünkü Benigno ve Alicia’yla bağı kalmıyor. Ama bu ikilinin eşine benzerine rastlanılmayacak “zayıflıkta” ama “güçte” ilişkisinin düzenleyicisi ve tamamına erdiricisi olmak görevi Marco’ya düşüyor. Bu görevin Marco’ya düşmesinin zorluğu ise şöyle bir noktada ortaya çıkıyor ki Marco, zaten aşk acısı çekme konusunda hep deplasman yenilgisi almış, yeterince acı çekip yalnızlıkları tercih etmiş, konu üzerine durum tespiti yapmak ve gözlem yetkisi edinmek konusunda gayet edinimli bir karakter.
Önce inanmak zor…. Benigno’nun Alicia’ya tecavüz etmesi…. Tüyler ürpertici bir şey gerçekten. Zaten izleyen, belki de filmin geriye kalan süresi boyunca bunun gerçek olmadığını gösterecek bir açıklama bekliyor ama o açıklama asla gelmiyor çünkü öyle bir açıklama yok. Ki bu olaydan önce Marco’nun Mercedes A’sının yanında yaptıkları garip tartışma yeterince itici duruyordu. Benigno Alicia’yla evlenmek istediğini söylüyordu ki neyse ki Marco, yeterince ikna edici bir adam. Ama anlaşılıyor ki bu tartışma olduğunda zaten Benigno, çocuğunun doğumu için gün saymaya başlamıştı.
Bu noktada, ister istemez dikkat edilmesi gereken bir nokta var: kaba anlatımla Benigno normal bir insan değil, bu kesin. Yeterince akıllı düşünemeyen biri. Ama bunun sebebini de öğrenmiştik biz aslında. Daha doğrusu yaşadıklarını öğrenmiştik, bu noktada o yaşananların böyle bir kişi inşa ettiğini öğrenmiş oluyoruz. Bu anlamda Benigno’ya “pis sapık! Allah belanı versin!” demek çok kolay. Zaten biraz objektif yaklaşıldığında bu doğru bir hakaret gibi duruyor ama filmin devamını izlemek gerekiyor. İşte bundan sonrasını, Benigno’nun aslında nasıl biri olduğunu, o tecavüzü gerçekleştirmesinin neyi gösterdiğini anlatmak için Marco’nun tanık olduklarını görmek gerekli. İşte Marco, bu noktadan sonra tam bir kılavuz görevi üstleniyor. Zaten onunla yeterince yakınlık kurmuş durumdayız, yaşadıklarını, nasıl biri olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bundan sonra göreceklerini de paylaşmakta bir engel görmüyoruz.
Benigno hapse atılıyor, Alicia’ya tecavüz etme suçundan. Marco da onu ziyarete gidiyor. Bu ziyarette Benigno’nun “geceleri seni düşünüyorum, sana sarılmak isterdim” demesi Marco’nun garibine gidiyor. Tıpkı bizim garibimize gittiği gibi. Komadaki bir kıza tecavüz eden bir biseksüel mi bu Benigno?
Hayır…. Bu yargı, görece “normal” olan bizlerin bakış açısına göre “doğru olabilir”. İşte Marco, bizim kılavuzumuz ve Benigno’nun aslında nasıl biri olduğunu anlamaya zahmet edecek biri ve biz bunu yapmazdık belki ama Marco yapıyor ve Almodovar da onun gönüllü hizmetini ve bu hizmetin ortaya çıkaracağı gerçekleri bir nev’i zorla bizim takdirimize sunuyor. Ve her şekilde ortaya, gerçekleşmesi olanaksız bir “affetme” ve “bir şeyleri kabul etme” yapısı çıkıyor. Benigno biseksüel falan değil. Geceleri Marco’yu düşünmesinin sebebi, sadece ve sadece tek dostunun o olması. Onu anlamaya çalışan tek kişinin o olması. Evet, Benigno Alicia’ya tecavüz etti ama bunu, onu gerçekten sevdiği ve bunu yapmaya hakkı olduğunu düşündüğü için yaptı. Çünkü yıllardır onunla tek konuşan, onu hayata bağlayan, hatta onun yerine yaşayan yani kendi hayatını değil, onun hayatını yaşayan kişi kendisi. Onun için her şeyi yapmaya göze alan tek kişi kendisi. Kendisi de söylemişti zaten: “Kadınları bana sor. 20 yılıma annemle, 4 yılımı da Alicia’yla geçirdim ben!” Evet, Benigno bize göre manyağın teki. Ama onun tecrübeleri, yaşadıkları ortaya böyle bir adam çıkardı.
İşte Marco, öyle ya da böyle Benigno’ya yardım etme görevini üstlendikten sonra onun hayatına tam olarak giriyor. Evinde kalmaya başlıyor ve yaşantısını tanıma fırsatı yakaladığı anda olayın aslında ne olduğunu görüyor. Benigno’nun duvarında Alicia’nın dev bir fotoğrafı var. Çarşaflarında onun isminin harfleri işlenmiş. Gerekse, bir ömür boyu, hiç şikayet etmeden Alicia’ya bakabilir Benigno.
Marco’nun Benigno’nun evine geliyor, çevreye göz atıyor, pencereden dans okuluna bakıyor ve ups! Alicia orada…. Komadan çıkmış! İşte yukarıda belirttiğim bağ bu anda etkisini güçlendiriyor. Alicia orada melül melül oturuyor, hiçbir şeyden haberi yok ama biz her şeyi biliyoruz. Tecavüze uğradığını, bebeğini kaybettiğini ve şu an orada olmasını da yaşadığı korkunç olaylara borçlu olduğunu. İşte bağ, işte Almodovar Abi’nin gücü. Leonor Watling’in, bu güzel, sevimli, çekici ablamızın etkileyici olabilmesi için yapması gereken tek şey bu. Melüliyet….
Kelimelere dökmek çok güç bu durumu….. İlk etapta yapılması gerekenler belli belki. Benigno’ya gerçekleri, yani Alicia’nın uyandığını, çocuğunun da öldüğünü söylemek olanaksız. Yoksa adam yerinde durmayacak, hayata dönmüş aşığına ulaşmak için uğraşacak. Bunu başarırsa da (hatta belki de hakkıdır bu) Alicia her şeyi öğrenecek. Ama Marco yalan söylemekte istemiyor. Bu yalanı söyleme yükümlülüğünü avukat üstleniyor. Ve olanlar oluyor!
Ancak, şöyle bir denge kurmak lazım; film Benigno’nun yaptıklarının normal ya da yanlış olmayan şeyler olarak görmüyor asla. Tabii ki meydana gelen tecavüz gayet cezaevlik bir mesele, tabii ki bir sapıklık. Ama Benigno’nun sapıklığı içinde inanılamayacak kadar, hayatını bile önemsiz kılacak kadar sevgi barındıran bir sapıklık. Bu durumdan dolayı Marco’ya yüklenen görev de Benigno’yu aklamak falan değil, farkında olmadığı gerçekleri ona anlatmak ya da onu bir sapık olarak görmek yerine onu bir “zavallı” olarak görebilmek. Sahip olduğu anormalliği dikkate alarak onun büyük hatalar yapmasını engellemeye çalışmak. Yani en azından bunun gerekliliğini fark etmek. Tabi bize yüklenen sorumlulukta bu biraz. Bu açıdan Benigno’ya tutturacağımız bakış bir parça yönlendirilmeye çalışılıyor belki ama Marco’nun yaşadıklarını izlemeye devam ettiğimizde bu yönlendirmenin pekte haksız bir yaklaşım olmadığı görüyoruz.
İşte biz bu dengeyle afallamışken Benigno bizden bir değil, birkaç koşu adımı önde ve kendisine tutturulan negatif yaklaşımı görürcesine ve bizi tersi duruma ikna etmek istercesine bir şey yapıyor: intihar ediyor. Neden? Şundan: Alicia komadan çıkıyor ve çocuğu ölü doğuyor ama kendisine söylenen bu değil. İşte Benigno’nun intihar etmesinin sebebi bu söylenen yalan. Yalanı söyleten, ya da söylenmesi gerektiğini kabul eden de Marco. “Çocuğun ölmüş, aşığın da hala yarı ölü” deniyor Benigno’ya. Benigno’da ancak kendisini öldürerek sevdiği kadına kavuşabileceğini düşündüğü için intihar ediyor. Ve anlıyoruz ki, evet…. Benigno gerçekten ve gerçekten Alicia’yı çok seviyormuş ve onsuz yaşayamazmış.
Ve tüm bu olanları sıcağı sıcağına yaşayan, içinde olup sonucu değiştiremeyen kişi de Marco oluyor.
Ortada gerçekten çok hüzünlü, ağlatıcı bir hikaye var. Ve Almodovar dokunuşuna da çok uygun bir yapıda. Olanların ayrıntılı bir biçimde anlatılıp sergilenmesinden çok, etkileri ve sonuçları üzerinde durulmasının uygun olduğu, haklılık ve haksızlık gibi genel fikirlerden çok karakterlerinin kendi kişiliklerinin, eğitimlerinin ve kusurlarının penceresinden anlatılmış bir hikaye. Ve bundan dolayı da karakterlere hak vermenin gerekli olmadığı bir sunum durumu mevcut aslında. Çünkü filmdeki herkes bir parça yaralı, herkesin bir parçası eksik ama ortak amaçları, gerçek aşka ulaşmak. Ama gelin görün ki ortadaki hikaye kolay kolay üstesinden gelinebilecek, beklentiler doğrultusunda sonuca ulaştırılabilecek bir hikaye değil. Bu yüzden hikayenin kendisinden çok sonuçları ve vardığı noktalarla uğraşmak daha anlamlı.
Marco, Benigno’nun intihar mektubunu alıyor ve aldığı/okuduğu andaki Almodovar dokunuşu öylesine net ki neredeyse Almodovar sinemasının özeti gibi. Marco mektubu alıyor, açıyor ve okuyor. Burada geri dönüşlerle Benigno’nun mektubu yazarkenki halini, ruhsal durumunu gösteren çekimler görüyoruz. Mektubun sonuna gelindiğindeyse tek bir genel çekim her şeyi şaşırtıcı bir netlikte özetliyor. Odanın genel çekimi…. Marco elinde mektup ağlıyor. Ne bir yakın çekim, ne başka bir geridönüş, ne bir kamera hareketi, ne de herhangi bir görsel vurgu. Sadece sabit bir genel çekim. Anlamı: “durum bu!” Haklı, haksız, doğru, yanlış…. Bunlar kişiye, bakışa göre değişebilir belki. Almodovar bununla ilgilenmiyor. Hikayesini kabullenilmesi zor bir sonuca bağlıyor ve bizleri kendi fikir, düşünce ve hislerimizde baş başa bırakıyor. Tıpkı Marco’nun durumu ve bu durumu vurgulayan tek bir çekimin anlamı gibi.
Ama bizleri de sadece gözlemci konumuna sokma amacında da değil çünkü filmin duygusallığı en “katı” izleyiciyi bile etkileyecek kadar yoğun ve anlatım dili, her cins yılanı deliğinden çıkaracak kadar tatlı. Tam bir hikaye anlatma sinema değil Almodovar’ınki. Hikaye çok önemli ama filmin (Ve Almodovar filmlerinin) vuruculuğu, çok şaşırtıcı, yıkıcı hikayelerin sonuçlarını yaşayan karakterlerin, en sona kalmış hallerini güzel çerçeveler yardımıyla özetlemek. Hüzünlüler ama her şeye rağmen hayatlarına devam etmekten vazgeçmedikleri için böylesine büyüleyici kadrajların, izleyenin duygularını okşayan tabloların baş nesneleri onlar.
Emir Kustarica’nın dediği gibi: “İyi yönetmenler, aslında hep aynı hikayeyi anlatır” Evet, Almodovar eşi olmayan bir yönetmen. Hep aynı hikayeyi anlatıyor. Bazen güldürüyor, hemen her zaman ağlatıyor ama neyi anlatmak istediğini ve anlatmak istediği nasıl anlatacağını çok iyi biliyor.