Görkem
Moderator
Jr. Member

Offline
Mesaj Sayısı: 89
|
 |
« : Mart 19, 2008, 03:06:39 ÖS » |
|
Aslına bakılırsa Joel Schumacher’in pek öyle heyecan yaratan, önemli bir yönetmen olduğu iddia edilemez. Filmografisinde gerçekten kötü olarak değerlendirilecek Batman gedikleri var örneğin. Yine gösterim gördüğü zamanlarda oldukça ilgi gördüğü, önemsendiği halde aslında pekte iyi filmler olarak değerlendirilemeyeceğini düşündüğüm Öldürme Zamanı/Time to Kill, 8MM akla geliyor. Ki Öldürme Zamanı, John Grisham’ın romanından uyarlanmış bir filmdir, iyi bir hikayedir ve üzerine düşünülecek birçok alt metin içerir. 8MM, son yılların en parlak yazarlarından Andrew Kevin Walker’ın senaryosudur, birçok ince güzellik barındırır. Ama iki filmde sadece ilk bakışta keyif vericidir, ikinci/üçüncü kez izleme zahmetine girerseniz o keyfin yarı yolda kaldığını görmeniz yüksek ihtimaldir.
Ama diğer yandan da Flatliners/Çizgi Ötesi, Lost Boys/Kayıp Gençler gibi, haklarıyla birer külte dönüşmüş ve bunlara ek olarak Flawless/Kusursuz gibi hakkı yenmiş bir filme de imza atmış bir sinemacı olarakta sürprizlere açık bir isim olduğu kabul edilebilir. Yaşını başını almış olmasına rağmen (1939 doğumlu) kır/uzun saçları, hali/tavrı ve önemli filmlerinin ana temaları göz önüne alındığında oldukça genç bir ruha sahip olduğu söylenebilir. Bu sürprizlere açıklık izlediğimiz son filmi olan Number 23’te bizi (ya da bir kesimi diyelim) hayal kırıklığına uğratmış olsa da Schumacher dendiğinde aklıma gelen en hoş sürpriz kesinlikle Telefon Kulübesidir.
Bir kere en başta işin sürprizi yönetmenin kamera kullanımında. Hepimiz az çok biliriz, tek mekanda ya da dar alanda geçen filmlerde yönetmen türlü görsel hokkabazlıklara ihtiyaç duyar, filmi şenlendirmeye çalışır. (Böyle küçümseyerek konuştuğuma bakmayın, ben genelde bu girişimlerden keyif alan sinemaseverlerin başında geliyorum) Ama dikkatli gözler hokkabazlıkla, anlam barındıran kamera kullanımının farkını kolayca algılayabilir (Örneğin Tony Scott’inkiler genelde hokkabazlık sınıfına girer) İşte ben şahsen bu filmdeki kamera kullanımına resmen bayıldım. Öyle ayrıntılar yakalanmış, öyle kadrajlar alınmış, kamera öyle güzel yerlere konmuş ki filmin görselliği tadından yenmiyor. Ki Schumacher, görsel gücüyle öne çıkan bir yönetmen de sayılamaz.
Hemen örnekleyelim; telefon geçici olarak kapanıp Stu’nun birkaç dakika beklediği ve tekrar aramaya cevap verdiği sekans. Hızlı çekim, kulübeyle ortamın birlikte sunulduğu birkaç kare. Bu kısacık sekans çok şık mesela. Zaten filmin başındaki “New York’taki telefon kullanımı belgeseli” baştan sona enfes bir bölüm. İzleyici hemen filme çekiyor. Sonracığıma Arayan’ın (imdb öyle isimlendirmiş. Aslında “Arayıcı”) namlusunun Stu’yu izlediği ve Stu’nun bunu fark ettiği anlardaki yavaş/gerilimli çekimler. Aralarda tek tek başka bir sürü sevimli plan (Stu’nun kulübeye girdiği andaki yukarıdan yapılan çekim, Arayan’ın öldürdüğü Leo’dan bahsedildiğinde aşağıya doğru, cesetin çizildiği yere doğru yapılan çekim gibi) Tüm bunlara ek olarak tabii ki kare bölünmesi denebilir mi bilmiyorum, çok sayıda karenin bir arada kullanılması diyelim, çok anlamlı, açıklayıcı tercihler. Yine aklıma gelen, Arayan’ın, Holmes’un canlandırdığı Pamela’yı arayıp, Stu’nun evli olduğunu söylediği sekanstaki, Stu’yu çeken karenin daralması…. Herbiri çok anlamlı, çok estetik gerçekten. Kısaca, izleyici alıp götüren, anlatmak istediği bir çırpıda verebilen bir görsel yapı var filmde.
Senaryo taa 60’lardan beri durmadan, daha çok TV için yazmış bir yazar olan Larry Cohen’e ait ki söylendiğine göre bu senaryoyla, daha doğrusu fikir’le Hitchcock ilgilenmiş zamanında. Cohen, telefon kulübesine hapsolmuş, bir sebeple oradan ayrılamayan bir karakterden bahsetmiş rahmetliye. Hitchcock’ta “bu iyi bir fikir, yaz bunu mutlaka” demiş Cohen’e. Ama Cohen’in, karakteri telefon kulübesine hapsedecek sebebi bulması 30 yıl falan sürmüş. Tüfekli adam fikrini bulduktan sonra senaryoyu yazması bir haftasını almış (ki ben buna inanmıyorum) dediğine göre. Genel olarak iyi bir senaryo denebilir. Yeterince sürükleyici, gerilimli. Zaten, senaryonun çekiciliği Stu rolüne Mel Gibson, Tom Cruise’un düşünülmesine olanak sağlamış. Film 10 günde çekilmiş, 15 milyon dolara mal olmuş. Bayağıda kar etti ve zaten senaryonun zayıflıkları, bu geliri olanaklı kılmış gibi görünüyor. Açıklayalım;
Filmin teması, ana fikri, Stu’nun ter döktüğü kulübenin arkasındaki vitrinde açıkça yazılmış. “Who do you think you are?” Tam çevirisi: “Kim olduğunu düşünüyorsun/sanıyorsun?” Ama aslında Türkçesi şu: “Sen kendini ne sanıyorsun?” Hatta daha da Türkçesi : “Sen kimsin ki lan?” Daha filmin başında, yanındaki çömez elemanına emirler yağdıran, kaldırımda çevresinde bir konuma çemberi varmışçasına yürüyen, bir şeylerin merkezi olduğunu hisseden ve böyle hissettiğini gizleme ihtiyacı duymayan bir adam görüyoruz. İşte tam da “sen kendini ne sanıyorsun?” diye sorulacak biri Stu. Yakışıklılığıyla, şık takımıyla, atletik yürüyüşüyle tam bir “yakıcı erkek” karizması. Üstelikte genç, kel de değil, kısa da….
Rahatça anlaşılabileceği gibi Stu, Amerikan insanını temsil ediyor. Ve Amerika’nın dünya siyasetindeki, ekonomisindeki yerini de aynı zamanda. Politikadan/siyasetten, benden çok daha iyi anlayan üyeler var sitemizde, filmin politik söylemlerini onlar benden çok daha iyi inceleyebilirler, ben girmeyeyim o mevzuya ama filmin belirgin bir politik söylemi olduğu kesin.
Ama işin sosyal tarafına bakılırsa da mesajlar açık. Stu, itiraf ettiği gibi yalanlar döngüsünün bir parçası. Kendi de bir yalan, çünkü onu inşa eden her şey yalan. Magazin, basın, popülerlik, hayranlar, para/pul/mal/mülk…. Her şey bir maske…. Neyi gizleyen bir maske? Yine Stu’nun itiraf ettiği gibi, aslındakini beğenmeyeceğimiz şeyleri, çirkinlikleri gizleyen bir maske….
Ve bu maske düşüyor, gerçekler açığa çıkıyor…. Tam bir arınma süreci bu. Ve zaten, yukarıda belirttiğim, Stu’nun kulübeye girdiği andaki yukarıdan yapılan çekim, hakimin, sanık sandalyesindeki adama bakışı gibi bir anlamda. Arayan hakim, Stu sanık, izleyiciler de jüri…. Günümüz Amerikan insanının, günümüz medya insanının, günümüz “ünlüler” dünyasının, günümüz popüler piyasa insanının yargılandığı mahkemeye hoş geldiniz.
Her şey güzel, hoş ama güzel olmayan bir tek şey var burada, filmde yani…. Telefon Kulübesinin mesajları fazla direk, fazla açık ve fazla üstünkörü aslına bakılırsa, stüdyo etkisi de burada. Belki ilk bakışta inandırıcı gelebilir olanlar/söylenenler. Ama ikinci, üçüncü izleyişte daha bir ayrıntı av’ına çıkmış oluyor insan ve ilk izleyişte vurucu gelen şeylerin aslında biraz sırıttığını fark ediyor, en azından bende öyle oldu. Stu’nun “başka kadınları düzmek istedim” sekansındaki konuşmaları, evet etkileyici belki ama hani “öyle bir adam o durumda onları söyler miydi acaba” sorusunu akla getiriyor. Ki Arayan’da soruyor ona; “Neden günah çıkarttın?” Bu soru aslında önemli bir noktayı açığa çıkarıyor ki, anladığımıza göre Stu, böyle bir fırsatı, kendisine dürüst olma fırsatını veren adamın taleplerinin ötesine geçerek, bir zamanlar zihninin ücra köşelerine gömmüş olduğu istekleri de açığa çıkarmaktan çekinmiyor, hatta bunu yapmaya can atıyor gibi görünüyor. Yani, aslında o kadarda umutsuz bir şerefsiz değil Stu. Bu mesaj temsil ettiklerini de içeriyor mu onu bilemiyorum tabi….
Filmin senaryosuyla ilgili büyük bir “kaçmış fırsat” durumu var ortada. Bunu olanaksız kılan, engelleyen bir ayrıntı/gereklilik vardı da ben mi göremedim bilmiyorum ama bu film, gerçek zamanlı olabilirdi ve çokta iyi olurdu…. Hatta ben ilk izleyişimde öyle sandım ama Stu’nun eşi, polisle konuşurken “1 saat kadar önce bir adam aradı” falan diyor, filmde ise o arama en fazla yarım saat önce yapıldı. Dediğim gibi, hikayede bunu engelleyen bir durum varda ben mi kaçırdım bilemiyorum.
Colin Farrell’a gelince…. Gelmemek olanaksız çünkü filmi baştan sona, aslanlar gibi sürükleyen isim Schumacher kadar Farrell, bu kesin. Kolay bir rol değil bu, ki Farrell’da bunun gayet bilincinde ki oldukça abartılı, cüretkar bir oyunculuk sergiliyor. Abartılı derken, olması gerekenden daha abartılı değil…. Bu rol zaten abartılı oyunculuk gerektiren bir rol. Söz gelimi, bu rolde Tobey Maguire’ı düşünemiyorum. Çünkü Maguire, gayet küçük küçük oynayan, ekonomik bir oyuncu. Ötesini hiç görmedik. Ama Farrell, öylesine cüretkar ki abarttıkça abartıyor ama bu oyun, hiçte rahatsız edici durmuyor. Gerçekten çok iyi oynamış, filme çok şey katmış….
Bu paragrafı izlemeyen okumasın…… Senaryonun zekice bir fikre sahip olduğu kesin ama bu fikri zekice kullandığına pek emin değilim…. “Adam aslında şehrin bambaşka bir yerinde, lüks dairesinde elinde içeceğiyle…. Tüfeği tutan kişi kendisi değil, konuşmaları aynen dinleyen bir başka kişi. Kamerayla Stu’yu izliyor. Ve her şey görsel olarak kaydediliyor. Her şey bitiyor ve kamera, adamın kaydettiği cd’yi, benzeri yüzlercesinin yanına koyan çekimle bitiyor” İlginç bir koleksiyon olsa gerek…. İşin sonunda, her şey bittikten sonra sıkı bir sürpriz beklemek haksızlık mı bilemiyorum ama sonu pek tatmin edici değil. Yine bir sürpriz, şaşırtıcı bir final var ama yetersiz gibi göründü bana. Ve sanki sadece, Arayan’ın yüzünü gösterme çabası gibi…. Stu ambulansa biniyor, yalancılığının ve sahteliğinin görsel temsillerinden biri olan rolex saatini da çıkarıp atıyor biryerlere, kendisine verilen ilaç etkisini gösterirken bir adam ayakkabısına dokunuyor. Böyle bir senaryoda, final çok daha beklenmedik, çok daha şaşırtıcı olabilirdi. Arayan, yine kalabalığın arasına karışabilirdi. Ama Stu’nun eşine gelen son telefondan arayanın bulunması, pizzacının rahmetli olup arayan sanılması falan kötü olmasa da yetersiz geldi bana. Çünkü senaryo, çok daha büyük sürprizlere müsait bir yapı sergiliyor.
Genel olarak bakıldığında izlemesi keyifli, sürükleyici ama yine de oldukça stüdyo kokan bir film Telefon Kulübesi. Söylemlerini gerekmediği kadar hoyratça sergileyen, bu açığını da özenli yönetmenlik ve Farrell’ın oyunculuğuyla telafi etmeye çalışan, ama temel hedefi olan “heyecan ve gerilim”i de sunmaktan da geri kalmayan, iyi bir film. Tabi senaryosu, 1 haftada yazıldığını belli eder özellikte ne yazık ki. Konu, hikaye çok iyi ama senaryo….. Üzerine birkaç gün (!) daha çalışılsaydı ortaya nasıl bir şey çıkardı acaba?
|