Brazil’i yazmak için oturdum klavye başına ama kendimi, bir uzaylının cansız bedenini masaya koymuşta otopsi yapmaya niyetlenmiş henüz mezun pratisyen bir doktor gibi hissediyorum. Hatta durumum ondan bile vahim, o en azından mezun….

Ama nasıl, doktorun yola çıkacağı, incelemeye başlayacağı bir başlangıcı varsa (hücre?) benimde odak alacağım bir başlangıcım vardır elbet.
Bu vahim durumuma rağmen neden illa Brazil’i yazmak istiyorum? Birçok sebep var ama muhtemelen en önde geleni Brazil’in, 90’lar ve 2000’lere damgasını vurmuş bir alttürün öncüsü oluşu. Bu tür de, vurduğu damgayı öyle bir mürekkebe bulamış ki bir oda dolusu evrakın arasında ışıl ışıl parlıyor. Evraklardan bahsetmeye alışsak iyi olur….

Bu filmi neden bir uzaylıyla özdeşleştiriyorum onu da söyleyeyim, çünkü mecburum, çünkü bu film birçok kişi için (hatta sinema tarihi için) bir yabancı. Okuduğum bazı yazılarda Brazil’in 2001 Uzay Macerası gibi gerçek bir gizem olan filmlerle birlikte sinema tarihinin üzerine en çok hipotez üretilmiş filmi olduğundan bahsediliyordu. Bu imajin sebeplerini ucundan da olsa belirtmek filmle yakınlaşmamızı kolaylaştıracaktır.
Brazil temelde bir hiciv/komedi. Alay yani. Eleştirdiklerini alay etme yoluyla yeren bir film. Bu alayı da gözden kaçmayacak bir ironiyle besliyor. Birçok anında absürtlüğe varan imgeler, eylemler içeriyor. Ve tüm bunların kökünde, her şeyin tersine dönmüş, baş aşağıya gelmiş olduğunu hissettirme amacı yatıyor. Yani izleyicisine karşı aldığı tavır açısından zor bir film.
İmge dedik, bunu biraz açmak lazım ki açmamak olanaksız çünkü filmde bariz bir tasarım bombardımanı, çarpıcılığını garipliklerle sağlayan yapım tasarımı/sanat yönetimi tercihi var. Bunu da açarsak filmin başka bir önemli özelliğine ulaşıyoruz.
Brazil aynı zamanda günümüz için bile yeni sayılabilecek estetik bir alttürün öncülerinden biri: Steampunk. Hemen herkes Steampunk’la tanışmıştır ama tanıştığının farkında olmayanlar için açalım (umarım açtıklarımızı kapatabiliriz): Steampunk kaba bir tanımla tarihsel bilimkurgu demek. Kelime çevirisi size bir yere ulaştırmayacak, ancak türün yapısını hissettirecektir. Steam: buhar. Punk: sistem/düzen karşıtlığıyla anılan bir müzik türü. 1750’ler için 1850’ler bilimkurgusal bir zamandır. İşte o 1850’lere 2000’lerden bakarsanız bu steampunk olur. Ve çoğu steampunk örneği, hiç var olmamış ve olmayacak bir dönemde süregider. Örnekleyelim: buharla çalışan bir robot tam bir steampunk imgesidir. Günümüz alet/makinelerini geçmişin olanaklarıyla imal etmeye çalışan mucitte tam bir steampunk karakteri. Geleceğe Dönüş 3’teki lokomotif büyüklüğündeki buz makinesini, Sleepy Hollow’daki otopsi gereçlerini hatırlayın. İşte Brazil’de tasarım tercihleri açısından tam bir steampunk. Ve ötesinde bu tasarım tercihlerini, anlatmak istedikleriyle eşsiz bir biçimde kaynaştıran yapıda, aşağıda bunu da açacağım. Hiç var olmamış ve olmayacak bir zamanda geçen bir film.
Bu nesnel estetik steampunkla sınırlı da değil, film, garip bir biçimde sınırlı bir dünyada anlatıyor hikayesini. Dış çekimlerin hemen hepsinde belirgin bir sınırlanmışlık ve yine ötesinde gerçekdışılık, tanımlanamazlık dokusu mevcut.
Tıpkı karakterler, tipler ve bunların giriştikleri eylemler gibi.
İşte bir kısmını belirttiklerimi alt alta yazıp toplayınca ortaya tam bir “izleyiciye yabancı gibi görünen film” çıkıyor ama bu yabancılığın altından çıkansa, bildiğimiz 46 kromozom. Yani tüm bunların hizmet ettiği tema öylesine tanıdık ki esas şaşırtıcılık burada. Brazil, günümüzün en çok ilgi gören, en çok irdelenmiş alttürünün öncülerinden biri. Siz buyurun istediğiniz gibi isimlendirin, ben yaklaşık olarak “sistem karşısında sıkışıp dönüşüm geçiren/geçirmeye çalışan birey filmi” dersem yanılmış olmam herhalde. Yani Brazil’i Matrix, Dövüş Kulübü, Amerikan Sapığı, Truman Show, Amerikan Güzeli, Karanlık Şehir gibi filmlerle özdeşleştirerek irdeleyecek olsak gayet hedefi tutturmuş bir yazı derlemiş oluruz. Tabi 80’leri (film 1985 yapımı) farklı bir sinemasal dönem olarak değerlendirmemiz gerektiği fikrini göz ardı ederseniz. Edemeyeceğimizi düşünüyorsak zaten filmin bir yabancı oluşu daha da barizleşiyor. Çünkü o dönemlerde bu tip filmlere sık rastlanmıyordu.
Kahramanımız Sam Lowry tıpkı, -sırasıyla- Neo, adsız anlatıcı/Tyler’ın diğer yarısı, Patrick Bateman, Truman Burbank, Lester Burnham, John Mordock gibi iki farklı hayat sürmüş/sürmekte olan/sürecek bir karakter. Yine aynı isimler gibi bir hayatı sistemle iç içe, bir hayatı sistemin karşısında.
Filmin kaçınmadan karşısına aldığı sistem/otorite figürüne bakışını açalım biraz. Brazil’in dünyasının otoritesi tam bir otoritesizlik abidesi. Birçok alttürde yönetim/otorite eksikliği ve bunların doğurduğu sonuçları incelemişizdir ama buradaki durum, iki açıdan çok çok farklı bir izlek sunuyor:
1- Otorite akla gelebilecek her şeye, gerektiğinden çok daha fazlasına burnunu sokmuş durumda. Evinizin ihtiyaçlarını bile, örneğin ısınmayı, havalandırmayı devlet yönetiyor, sorumluluğunda tutuyor. Sizin bir kapağı açıp göz atmanız bile yasak. Bu şaşılası burnunu sokma durumunun en belirgin görsel temsili, borular. Nasıl beyin ve kalp, sinir ve damarlarla tüm bedeni besliyor ve kontrol altında tutuyorsa bu borularda, en ücra köşelere ulaşmış tüm hayatı, her şeyi kontrol ediyor. Ve bu kontrol etme saplantısı insanların hayatlarını etkilemeye çoktan başlamış. Filmde gördüğümüz halktan insanların daireleri hep küçücük, daracık. Tıpkı Sam’in ofisi gibi. Borularsa devasa, kalın, yer işgal edici. Sistemin bireyleri sıkıştırdığının, yaşam alanlarına müdahale ettiğinin görsel temsili hep bu estetik tercihler. İşte bu şekilde steampunk nesnellik, öylesine, ilginçlik olsun diye kullanılmıyor, bir amaca eksiksizce hizmet ediyor.
2- Kontrolünü taa yatak odanıza kadar sokma cüretini gösteren bu otorite, güç ve yaptırım kabiliyeti konusundaysa sanılanın tam tersi konumunda yer alıyor. Gerçekleştirmesi gereken hiçbirşeyi gerçekleştiremeyen, görevlerinin hiçbiri layıkı ile yerine getiremeyen ama buna karşılık hiçbir eksikliğinin olmadığını sanarak her şeye de burnunu sokan, bunu yaptıkça da her şeyi daha da berbat eden/etmiş bir otorite. Varlığının tamamını oluşturan eksikliklerini görmezden gelen ve ötesinde bunu görmeyi başaranları da acımasızca cezalandıran bir yönetim bu. Filmdeki yönetim odaklı eylemlerin tamamı bu fikri hissettirmek, göstermek için icra ediliyorlar. Ve yine otorite, hiçbirşeyi yerine getiremediği halde, sözde düzeni –aslında kendisini- korumak için gerekenden çok daha katı, abartılı bir güvenlik sistemine ve tavrına sahip. İşte bu madde, Brazil’in ironik tarafının temeli: görevlerinin hiçbiri yerine getiremeyen bir sistem, düzeni korumak konusunda gerekmediği kadar hassas.
Nesnel estetik dedik, açalım (!) : bu otoritenin görevlerini yapmak için kullandığı alet – ekipmanlar, her şeyi açık ediyor zaten. Steampunk’a çok iyi bir örnek teşkil eder yapıda sayısız tasarım mevcut. Müzeden çıkmış izlenimi veren klavyeler, yazım makineleri, önlerine gerçek bir monitör büyüklüğünde büyüteç konmuş bir cd kabı büyüklüğündeki monitörler, başka birçok “verimsiz” oldukları her hallerinden belli olan takım/taklavat. Gözetleme kameralarından bilgisayarlara, geçiş turnikelerinden cep telefonlarına, otomatik mutfak gereçlerinden başka bir sürü garip nesneye, günümüzde bile var olan hemen her şey bu filmde mevcut ama çok daha ilkel, verimsiz, dayanıksız, kullanışsız halleriyle. Zaten bu durum, otoritenin tüm ihtiyaçlara karşılık verme görüntüsünde olduğunu ama aslında bunu başaramadığını gösteren bir alt metin teşkil ediyor.
Yönetimin yapısını üzerine söylenecek, filmin özellikle gözümüze soktuğu daha birçok şey var. Konutların tüm ihtiyaçlarını merkezi hizmetler diye bir kurum karşılıyor ve bu kurum sizin hiçbirşeye dokunmanıza izin vermiyor ama 23’le 09 saatleri arasında hizmet vermiyor. Yani gece 2’de ısınma sisteminizde sorun çıksa sabaha kadar donacaksınız. Filmin başlarındaki isim karışması sonucu gerçekleşen tutuklama sekansı gerçekten izleyenin kanını donduracak özellikte (zaten Gilliam genel olarak, çok farklı duygular uyandıran sekansları/çekimleri ard arda kullanıp izleyeni şaşkına çevirmekten haz alan bir sinemacı). Çoğu açıdan bir komedi olarak görülebilecek bir filmin böyle bir sekans barındırması çok cesurca. Noel gecesi evinde öyle usul usul oturan bir aile, şok edici bir baskına maruz kalıyor, ailenin erkeği ürkütücü bir muameleyle tutuklanıyor. Ama ekibin sorumlusunun söylemine bakınız: “bazı sorgulamalara yardımcı olmak için merkeze davet edildiniz” Demirlerle/zincirlerle bağlanan, tüm bedeni kalın bir kumaşın içine hapsedilen kişi meğer bir davetliymiş. Üst kat komşuları olan esas kadınımız Jill “iyi misiniz?” diye sorunca 3-5 asker panikle ona dönüp ateş ediyor. Kadın, yanındaki görevlilere “hata yapıyorsunuz” diyor, onlarsa “bir asla hata yapmayız” diyip kocaman bir zemin parçasını, yerine koymaya çalışırlarken alt kata düşürüyorlar.
Otoritenin her şeye burnunu sokmasının görsel temsili borular ise, gerçekleştirmesi gerekenleri gerçekleştiremiyor oluşunun da bir görsel temsili var: evraklar. Evrak olarak isimlerindirilen resmi belge, çok çeşitli içerikte olabilir ama en çok bir işin nasıl yapılacağı ve görevin yapıldığına, halledildiğine (makbuz, tutanak gibi) görevin yerine getirildiğine dair bir belgedir. İşte Brazil’in otoritesi, hiçbirşeyi olması gerektiği gibi halledemediği halde bol bol “görev tamamlandı!” belgesi, evrakı kullanıyor. Tıpkı abartılı güvenlik gücü kullanımı gibi evrak, belge yani yazılı metin kullanımı da abartılı miktarda. Hizmet ettiği şey ise yine aynı: otoritenin otoritesizliğini gizleme aracı.
(Bir film üzerine yazmayı planlarken ilk kez izleme sürecinde notlar aldım, önümde, belirttiğim sistemin çatlaklıklarıyla ilgili filme serpiştirilmiş birçok not var, ama daha fazlasını kullanmama gerek yok sanırım)
Yani kısacası Brazil, otorite figürünü sayısız imge ve eylemle yerden yere vuruyor, birde üzerine dalga geçip alaya alıyor. Sistem bu haldeyken halk’ta sistemden geri kalır özellikte değil. Otoritenin ya da düzenin içinde bir biçimde yer almaktan kaçınmayan herkes mevcut saçmalıklarla dolu yapıyı kabullenmiş durumda. Sam’in annesi ve konukları lokantada yemek yiyorlar, hemen arkalarında bir bombalama olayı oluyor ama onlar dönüp arkalarına bile bakmıyorlar. Orkestra bir an durup hemen sonrasında çalmaya devam ediyor. Milletin gösterdiği en büyük tepki baş sallayıp, “ne ayıp!” gibi bir söylemde bulunmak. Yanı başlarında insanlar ölüyor ama herkes bunu gelip geçici olarak, yani özünde sisteme vurulan bir darbe değilmiş gibi yorumluyor bir bakıma. Tıpkı ana yönetim gibi her küçük yönetim kurumu, her şeyi sistematize etmiş. Lokantada siparişlerinizi numaralarla talep ediyorsunuz. Yani lokantanın yönetimi, sizin beğenilerinizi paketleyip hazırlamış, sizi tercih yapmaya zorluyor. Bu mesaj, Amerikan Güzeli’nin meramını anlatış metninin tıpa tıp aynısı. (Daha doğrusu o, bunun aynısı tabii ki) Yani şartlanmışlık sadece yönetimin dahilinde söz konusu değil, kabullenmiş herkesin dahilinde. (Morpheus’tan Neo’ya: “Bizden değilsen onlardansın”)
Otorite, halk derken gelelim baş karakterimize. Sam Lowry. Sam aslında tam bir memur. Mülayim, sakin, uyumlu, düzenli bir adam. Uyumlu’yu biraz açmak lazım: iki hayat yaşıyor dedik ya. Bu noktada Sam, alttürün diğer kahramanlarından –belki sadece Bateman hariç ki bu da normal- farklı. Sam, sistemin içindeki kişiliğine de önem veriyor, o kişiliği için de daha iyi bir hayat istiyor. Yani bunun üzerine düşünmüş ve bir çıkış yolu bulmuş. Bu çıkış şu: az çok uyumlu olduğu kişilerle birlikte çalışıp bildiği işi yapabileceği, kimsenin kendisine karışmayacağı kolay bir birimde çalışmak. Bu yüzden terfi falan istemiyor, başındaki müdüründen de memnun çünkü müdürü ona karışmıyor hatta bir ölçüde seviyor onu. Sam’in bu durumu, kendisini, sistemin etkisinden yalıtılmış gibi hissetmesine olanak veren bir durum. Yemek yerlerken annesi Sam’e “bak sana terfi aldım, istediğin bir şeyler olmalı, rüyaların olmalı” diyor, Sam’in cevabı yalın: “terfi falan istemiyorum, istediğim hiçbirşey yok, rüyalarım bile” Ama yalın olduğu kadarda yalan. Bir şey istememesi, sistemin içindeki yaşamının sistemin etkilerinden uzak kalmaya çalışmasının sonucu, rüya yalanı ise ikinci bir kişiliğinin varlığını gizleme çabası.
Çünkü Sam’in ikinci kişiliği tamamen rüyalarda var. Ve buradaki hali, Matrix’in Neo’sunu epey andırıyor. (Yine Neo, Sam’i andırıyor daha doğrusu. Benzetmelerimi ters istikamette algılayınız lütfen) Nesnel hayatındaki haline tam zıt biçimde, sıkışmışlık/kontrol edilmişlik hissini içinden söküp atmak istercesine sürekli uçuyor rüyalarında. Tabi gerçek dünyanın etkileri rüyalara bulaşmakta, Sam’i rahatsız etmekte gayet başarılı. Sam gökyüzünde süzülürken yerden devasa binalar bitiyor, göğe yükselerek Sam’in uçuş alanını daraltarak özgürlüğüne ket vuruyorlar. Zaten Sam’i bu güzel rüyaları gördüğü uykusundan uyandıran da iş yerinden gelen bir telefon oluyor.
Ve tabii ki bir kadın! Rüyalarında sarışın bir kadın var. Tıpkı diğer kahramanları harekete geçiren şeyin bir kadın olması gibi. (Diğer kahramanları harekete geçiren kadınlar: Trinity, Marla, Sylvia, Angela, Emma. İsimler bile kafiyeli abi…. Nedir bu filmlerin bağlantı gücü böyle?

)
Ve filmde, Sam’den sonra en fazla önem arz eden karakter üzerine de konuşmazsak ayıp etmiş oluruz sanırım: Harry Tuttle! Robert De Niro’nun şaşırtıcı bir performansla canlandırdığı Harry, aslında Sam’in başına gelenlerin ortaya çıkmasına sebep olan olaydaki asıl aranan kişi. İşte Harry tam bir sempatik terörist! Ama nasıl bir terör? Tabii ki filmin otoritesiyle konuşuyoruz; Harry bir mühendis ve tamirci. İnsanlara tamir hizmeti veriyor, Merkezi Hizmetler denen kurumun açıklarından faydalanıp insanların arızalanan sistemlerini tamir ediyor. Ki bu aslında yasak. Her halinden belli ki haz alıyor bundan. Hem işini yapıyor, hem insanlarla tanışıyor/arkadaşlıklar ediniyor, hem sistem karşıtlığını bedenlendirmiş oluyor, hem de… nasıl desek…. Bir çeşit hınzırlık/haylazlık faaliyeti gösteriyor. Kapı çalıp kaçan çocuk gibi. Sam ona Merkezi hizmetlerde neden çalışmadığını soruyor (yani madem bu işte bu kadar iyi). Cevabı tam olarak kendine uygun: “bir sürü formaliteyle uğraşamazdım!” Kendini bile isteye asi ilan etmiş, paşa paşa işini yapıp inandıklarıyla ve tercihleriyle ilgili konuşmalar yapıyor.
Filmin ilk yarısına yakın kısmı aslında neredeyse filmin kavranması kolay olmayan havasını, tavrını açıklama amacıyla biçimlendirilmiş. Tabi hikaye de belirli bir hızla ilerliyor. Bahis ettiğim, aslında bir hata olan tutuklama yapılıyor, esas kız dediğimiz Jill, komşusunun başına gelen yanlış tutuklamayı engellemek için uğraşıyor. Sam, kendi biriminin olayla ilgili aksaklığını halletmeye çalışırken Jill’le karşılaşıyor ki onu rüyalarında görüyordu zaten. Yeni görevini yapmaya, aksaklığı onarmaya çalışırken bunun olanaksızlığını fark ediyor bir nev’i. Yeni birimi haber alma olduğu için Jill’in de arandığını öğrenip onu kurtarmaya ve bir yandan da işten paçasını kurtarmaya çalışırken her şey sarpa sarıyor, kızı kurtarıyor hatta kaydını silip onu kayıt üzerinde öldürüyor. Sevişiyorlar ve bundan sonra, sabahında uyandığında sevdiği kadını, göğüslerinin üzerine kalınca bir kurdela bağlanmış, bir hediye paketi suretine bürünmüş biçimde görüyor karşısında. Yani yaptıklarının bir karşılığıymış biri sevdiği kadını yarı çıplak bir hediye olarak teslim alıyormuş gibi. Ama işte o anda yakalanıyorlar ve her şey şaşırtıcı bir karamsarlıkla sona doğru ilerliyor.
Filmin ikinci kısmındaysa imgelemeler son hızda devam ediyor. Sam tutuklandıktan sonra yine ürkütücü muamelelere maruz kalıyor. Artık en son yine devasa bir kubbenin ortasındaki bir platformda bir operasyon sandalyesine bağlanmış halde, eski dostundan işkence görmeye hazırlanırken film ciddi bir dönüşüm yaşıyor.
İşte bu kısım Sam’in ruh halini, sistemin Sam üzerindeki etkilerini özetleyen bir rüya sekansına evsahipliği yapıyor. Harry’nin liderliğindeki bir grup kurtarıyor onu ama aslında Harry bir savaşçı değil. Ama Sam’in düzen karşısında olupta gücünü muhafaza edebildiğini gördüğü tek kişi Harry. Birlikte kaçıyorlar ve Haber Alma Teşkilatının dev binasını havaya uçuruyorlar. Tamamen Dövüş Kulübünün son sekansı gibi. Sistemin çöküşünü simgeleyen bir imge. Evraklar dağılmışlar, havada uçuşuyorlar. İşte tüm, aslında hiçbiri tamam olmayan işlerin yalan “iş tamamdır!” belgeleri yok oluyor. Ama bu his, sadece o anlık. Bundan sonra peşlerine düşülüyor, kaçarlarken patlama sonucu havada uçuşan evraklar Harry’nin bedenini kaplamaya başlıyor, evraklar bir yığın oluşturuyor, Sam Harry’i kurtarmaya çalışırken Harry evrak yığınının ortasında yok oluyor. Bu zaten direk olarak sistemin, adamlarıyla, kollu güçleriyle ele geçiremediği düşmanını eninde sonunda ele geçirip yok edeceğini temsil eden bir metafor. Bu sekans yani….
Oradan Sam, annesinin bir arkadaşının cenazesine gidiyor. Film boyunca sürekli estetik ameliyatlarla gençleşen ve Sam’i sık sık şaşırtmayı başaran annesi, burada Sam’i ve tabii ki bizi şoka uğratacak dönüşümün finalini gösteriyor. Sam annesine sesleniyor, kadın yüzünü bir dönüyor karşımızda Jill! Sam’in sevdiği kadın yani…. Ben bu ayrıntıdan şöyle bir alt metin çıkardım: Sam için var olan en güzel kadın Jill. Annesinin de estetik ameliyatlarla ulaşmaya çalıştığı nokta bu. Yani Sam, annesinin mevcut son halini, kendi ideallerindeki kadın olarak görüyor, bu da annesinin amaçlarına ulaştığını simgeliyor. Mesaj ise şu: annesi filmin başından sonuna sisteme, düzene ayak uydurmayı başarabilmiş ve Sam’i koşulsuz olarak seven, iyiliğini isteyen, hatalarını hoş gören, hani bize yeterli değilmiş gibi gelse de Sam’i en çok seven karakter. Yani denebilir ki Sam’in yarısı. Ve sistemle arasındaki uyum, sisteme ve sistemin olanaklarına olan uyumu onu amacına ulaştırmış durumda. Buna göre Sam’de bu uyumu yakalayabilecek olsaydı (filmin başlarında buna hiçte uzak sayılmazdı) o da mutlu olabilecekti. Ki bu anne yerine geçen sevgili metaforu, bir anlamda Sam’in güven duyduğu, pek yakın olmasa da yine de annesi olan kişinin yerine sevdiği kadını geçirmek istemesi. Çünkü eğer Sam manevi olarak annesini kaybettiyse, ikinci güvenilecek kadın adayı sevdiği kadın.
Bu cenazede de güvenlik güçleri peşinde. Oradan da fantastik bir biçimde kaçıyor, geldiği yer rüyalarındaki mekan. Oradan sevgilisinin sürdü kamyonun arkası ve şok edici gerçek, her şey rüyaymış! Sam hala işkence göreceği yerde, bilinci kapalı olarak oturuyor.
Burada her ne kadar Sam, yakalanmış ve cezalandırılacak olsa da artık bu dünya onun için yok gibi. Dediğimiz gibi, bilinci kapalı ama hayatı rüyalarında sürüyor. (Welcome, to the realworld Neo’dan: Welcome, to the dreamworld Sam’e!)
Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi Brazil, tam bir sistem kurbanı birey filmi. Ama bunu hicivle, ironiyle, komediyle, absürtlükle ve tam bir tasarım sağanağıyla yoğuruyor, izleyiciye hikayeyi izlemek kadar imgeleri, tasarımları çözümlemek ağırlığını yüklüyor. Kamerayı enfes yerlere koyuyor Gilliam, çok düzgün, anlamlı kareler yaratıyor ama kamera kullanımını inatla “olması gereken” gibi iyi kullanımdan çok öteye, rahatsız edicilik sınırına taşıyor. Zaman zaman baş döndürücü hareketlerde mevcut (Sam’in işkence odasındaki çekim), şaşılası güzellikte (sevgililer koklaşırlarken yukarıdan yapılan çekim) çekimler de.
Bol bol mekan/ortam sunuyor çünkü uzun uzun bahsettiğimiz gibi bu tasarımlar filmin can damarı konumundalar. Ama buda farklı bir rahatsız edicilik teşkil ediyor çünkü sunulan mekanların hemen her biri ayrı hisler uyandıracak özellikte. Kimi mekanlar çok boş, geniş dümdüz duvarlara, yüksek tavanlara sahip. Kimi mekanlar gayet iyi döşenmiş, bol eşyalı. Kimi boğacak kadar dar, kimi keşfedilemeyecek kadar geniş. Çoğu zaman çok köşeli/sert, ama bazen de oval/yumuşak hatlar mevcut.
Zaten Gilliam’ın görüntü yönetmeni Roger Pratt’ı çok zorladığı kesin, filmin eşi görülemeyecek bir görüntü yönetimi işçiliği var. Bazen puslu bazen net, bazen doğal renklerle boyanmış bazen yapay, bazen soluk mavi/gri bazen bej, sarı…. Öylesine farklı, garip tercihler bir arada sunuluyor ki fark etmemek, etkilenmemek olanaksız.
Evet…. Özet olarak Brazil bizimle (bildiğimiz filmlerle) aynı kromozomları, hücreleri, dokuları, organları taşıyan ama daha önce hiç görmediğimiz bir cilde, dış uzuvlara sahip bir uzaylı. Farkı, çok farklı iklimlerde, coğrafyalarda yaşayıp birçok adaptasyon süreci geçirmiş olması. Ama bu görünümüne kanılmamalı. O bizden biri ve her geçen gün bu dostluğu artıyor, adı daha çok anılıyor. Çünkü bize anlatacak çok şeyi var….