Izmir Sinema Ekibi
Aralık 01, 2008, 09:54:20 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: İzmirsinek toplaşması yakında..
İlk filmimiz http://sorgu.izmirsinek.com adresinde !

http://www.izmirsinek.com
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Polisiyeler/Suç Filmleri üzerine....  (Okunma Sayısı 378 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görkem
Sinema Yazarı
Jr. Member
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 89


« : Mayıs 15, 2008, 08:30:56 ÖÖ »

Polisiyeler ve Suç öyküleri, birçok alt tür barındırmasına rağmen izleyicisinde hemen her zaman benzer beklentiler oluşturan bir janr. Bahsettiğim beklenti adaletin yerini bulması, kötülerin mezara ya da cezaevine, iyilerin nikâh salonuna ya da güneşli kumsallara ulaşması gibi bir arınma süreci değil. Bu beklentileri sıralayacağım çünkü ana türün genel karakteristiklerini kolayca sıralamış olacağım ama önce ana türü sistematize etmek ve bazı ayrıntıları netleştirmek lazım.

Polisiye aslında, türü özetlemek için doğru kelime gibi gelmiyor ama artık zihminizde kendine has bir imaj oluşturduğu kesin. Polisiye denildiğinde ortada bir suç ve suçu icra eden kişi, bu suçu engellemek/ortaya çıkarmak ve suçluyu adalete ya da ebedi istirahatgahına teslim etmekle görevli bir insan evladı vardır. Polis lafı mecazi çünkü belirttiğimiz faaliyette bulunan kişi bir polis olmayabilir hatta polisiye tarihinin belki ilk 60-70 yılında ortada bir polis bile yoktu. Özel profesyonel ya da amatör dedektifler vardı. Neyse….

Ortada bir suç ve suç kovalayıcısı var. Ve ayrım bu noktada kendini gösteriyor: Suça mı yoksa suçun engellenmesine/ortaya çıkarılmasına mı daha çok odaklanıyorsunuz? Burası, bizim kolaya kaçarak polisiye olarak isimlendirdiğimiz türün kırılma noktası. Eğer suça odaklanıyorsanız hikayeniz bir “suç öyküsü”. Polis hiç yoksa ya da ayıp olmasın diye varsa da durum/isim değişmiyor. Hemen örnekleyelim, Scorsese filmleri. Scorsese suç dünyası öyküleri anlatır çoğu zaman. Hatta kelimeleri yer değiştirirsek daha doğru olur, dünyaları suç olanları anlatır. Hemen her öyküsünde polis/karşı saf vardır ama dünyaları suç olanları ilgilendirdiği kadar vardır bu polisler, Scorsese’yi ilgilendirdiği için değil çünkü Scorsese polislerle ilgilenmez ya da nadiren ilgilenir. Tıpkı Tarantino gibi. Tarantino, suç dünyasında süregiden hikayeleri anlatır. Farkı, anlattığı hikayenin hangi ayrıntısına önem verdiğindedir. Toplaşıp bir soyguna giden gangsterlerin iş öncesi sohbetlerini ya da yanlışlıkla beyin dağıtan gangsterin bu dertten kurtulma çabasını ancak bir Tarantino filminde görürsünüz.

Evet, suç filmlerine girdik, sınıflandırmaya/çözümlemeye de buradan başlayalım o zaman.

Bu suç filmlerini de yine işlenmekte olan suça ve hikayenin odaklandığı noktaya göre sınıflandırabiliriz. Suçun kendisine mi odaklanıyor yoksa karaktere mi? Suçun kendisine odaklanıyorsa işimiz daha kolay. Buyurun cinayet filmlerine. Cinayet filmleri kendilerine öylesine belirgin bir kulvar açmışlardır ki ana tür kadar önem arz etmişlerdir. Tıpkı soygun filmleri gibi. Bu alttürlerde kötü karakter işlediği suç bağlamında varlık sergilediği için karakterin kendisinden çok yaptığı işe odaklanırız. Yok, eğer suça değil de karakterlere odaklanıyorsanız ve ortada birden çok suç var(dır)sa işte o film gangster filmi oluyor. Sonuçta gangster dediğimiz tip, işi suç işlemek olan kişi. İster soygun olsun, ister cinayet, ister başka bir şey. İşin polis/dedektif tarafının hikayeye katılması da yine aynı noktada ayrım gösteriyor: suç öykülerinde polis, suça istinaden katılıyor filme. Bir suç işleniyor, bu iş bir suç savaşçısına veriliyor. Gangster öykülerindeyse gangstere/patrona/babaya istinaden iyi adamla tanışıyoruz ve bu iyi adam tek bir suçun değil, karakterlerin peşinde. Yani bu arada tekrar tekrar farklı farklı suçlar işlenebilir ve açığa çıkmayabilir. Hem polis, hem suçlu açısından suça odaklanılıyorsa alt türler daha ayrılmış durumda ve belirgin, belirttiğimiz gibi. Kişilere odaklanıyorsa o hikayeler suç filmleri altında gangster filmleri olarak bir grup oluşturuyorlar. Ve genelde suçun kendisinden öte bir mecra, bir alan/platform sunma amacı güdüyorlar. Suç dünyası, gangsterlerin dünyası gibi.

Gangster gibi kadrolu, eğitimli, onaylı tasdikli suçlular dışında seri katil hikayeleri de başlı başına bir ana tür kadar örnek vermişlerdir. Şu an işin suç tarafını açıkladığımız için ayrıca belirteyim, sadece katile odaklanan filmler polisiye/suç filmleri ana türünün içerisinde sayılamazlar. Bunlar daha çok korku/gerilim filmleri olarak sınıflanır. İşte 13. Cuma’nın Jason’ı okkalı bir seri katildir ama filmde polis denen arkadaşlarla taa filmin sonunda tanışırız, hatta tanışamayız bile. Ve Jason gençleri “suç işliyorum ve bunun farkındayım” hissiyatıyla öldürmez ya da filmin tavrı bu yönde değildir. Bu yüzden bir seri katil filminin polisiye/suç filmi türüne dahil olması için hikayeye kanun adamının açısından bakması, en azından iki tarafı denkleyerek sunması gerekir. Filmin tavrı olarak belirttiğim nokta aslında konuyla ilgili olarak devasa bir belirteç teşkil ediyor, hemen açıklayayım: birçok tür aslında bir suç olan eylemleri anlatır değil mi? Örneğin Katil Doğanlar’ın Mickey ve Mallory’si gayet verimli katillerdir. Peki neden bu film suç öyküsü değil? Şöyle ki; ne zaman bu eylemlerin yanına bir şekilde kanun, polis, zarar gören kişinin direnişi yani kabaca bir karşı saf eklenir hikaye o zaman bir faaliyet alanı aşımına uğrar ve tür değiştirir. Örneğin Katil Doğanlar’da, ikilinin peşine düşen Jack Scagnetti karakteri bir ölçüde kendine ait bir ek hikaye sunacak olsa, belirli bir gelişme ve sonuç gösterse ve film tv programı vs. değil de ikilinin kaçışını ve Jack’in kovalayışını içerecek olsa bayağı bir polisiye haline gelirdi. Filmin ne içerdiğinden çok neye odaklandığı tür belirtecini ortaya çıkarır.

Bu başlık altında değerlendirilmesi hatta adının bile geçmesi size yanlış gelebilir ama ben bu ana başlıkta hep telaffuz ederim bu alt türü: Siyasi/Politik gerilimler, komplo öyküleri. Ortada yine bir suç var ve bu suçu ortaya çıkarmaya/engellemeye çalışan bir kanka. Bu alt türün özelliği, suçun içeriğinde. Alt türü ezecek, önemsiz gösterecek kadar önemli, büyük suçlar işlenir bu filmlerde. Sadece işleyeni değil hepimizi, halkı, milleti, ülkeyi ilgilendirir. Bu filmler alt edilmesi çok daha zor kötü adamlar barındırırlar, suç çok profesyonelce işlenir, (filmin yarısına, kahramanın ilk zelzeleyi atlatması ve ilgisini yanındaki hatundan alıp meydana gelenlere odaklamasına kadar) kusursuz olarak sunulur ve suçu azmettirenler, çözmeye çalışandan çok daha güçlü kişilerdir. Bu tip filmlerin birer gerilim olması, polisiyenin birçok anda aksiyona uğraması nasıl iyiyle kötünün yakın güçte ve cesarette olmasıyla bağlantılıysa, güç dengeleri arasında böylesine bir uçurumun var olmasıyla sabittir. Gerçi iyi adam Will Smith gibi boylu poslu, hızlı kaslı olursa pekala iş aksiyon olur o başka….

Suç filmlerinin karakter/suçun niteliği ayrımları, bunlara has benzerlik ve klişeleri dışında başka bazı karakteristik karakterleri, imgeleri, hikaye anlatım biçimleri var. Hemen örnekleyelim, son vurgunu yapıp emekli olmak isteyen hırsız tipi. Ahlak bekçiliğine soyunmuş katil tipi. Fikri ve zikri önemli olan emekli suçlular, heyecanlı/kendini kanıtlama sevdasıyla her an ortalığı perişan edebilecek yeni yetme gangsterler. Soygun filmlerinin vazgeçilmez karakter galerisi: ekip şefi, bağlantı adamı, bombacı, silahçı, şoför vs. Sürprizler, çift taraflı karakterler.... Suç dünyası öyküleri, kanunlara ve genel ahlak yasalarına ters tipleri önümüze sunduğu için pek özgürce davranamaz, belirli kalıp ve yaklaşımlardan meyil alırlar. İzleyicinin karakterlerle özdeşleşmekte zorlanacağı bellidir, bu yüzden ortaya çıkabilecek uyuşmazlık, bazı, aslında temelde birer hile olan yöntemlerle bertaraf edilir. Suç filmlerinin izleyiciyi tavlama yöntemleri de başlıklarla özetlenebilir gibi geliyor bana. İlk yöntem suçlu tipini sempatik çizmek. Komik, eksantrik, bilgili, zeki suçlular havayı yumuşatmakta başarılılar. Soygun filmi karakterleri çoğu zaman bu kalıba uyar. Diğer yöntem suçluların, sempatik/eksantrik olmasalar da biz masumlardan daha prensipli, daha ahlaklı, daha güvenilir, daha “baba” olarak çizilmek suretiyle hayranlık uyandırmaları. Başka bir yöntem suç dünyasına ait kişilerin, o dünyaya ister istemez girmeleri, mecbur olmaları/kalmaları. Bir diğeri, işlenen suçların daha kötülere karşı işlenmesi ya da kanun dışı olsa da eh az biraz ahlaki olması, ahlaki değerleri desteklemesi. Bunların hiçbiri suçu özendirici ya da suçluyu yüceltici özellikte olmaz ama onları anlamamız, oldukları gibi kabullenmemiz ve ötesinde onlara hak vermemiz bağlamında önemlidir.

Suç tarafından kanun tarafına geçtiğimizde durum biraz daha karmaşıklaşıyor.

Genel olarak belirttiğimiz gibi hikayenin daha bir “polisiye” ismini hak etmesi için odaklanan şeyin işin kanun kovalayıcısı tarafı olması gerekli. İster özel dedektif olsun, ister Emniyet Müdürlüğü departmanlarından herhangi birinin adamı.

İlk ayırım suçu kovalayanın kimliği ve niteliğinde ortaya çıkar. Çünkü bu kimlik ve nitelikler, suçun engellenmesi/ortaya çıkarılması için başvurulan yöntemleri belirliyor ve belirgin çizgilerle ayırımlar ortaya koyuyor.

Eğer kahraman resmi ya da sivil polisse çözüm polis prosedürü denen alt türe ait biçimde gerçekleşiyor. Yani suç gerçekçi, kanuna uygun biçimde ortaya çıkıyor. Tanıklar emniyet müdürlüğündeki sorgu odasında dinleniyor, şüphelilerin kapıları arama izinleriyle çalınıyor, tutuklananlar insan ve medya haklarından yararlanıyor. Bu durumda kahraman çoğu zaman istikrarlı, güvenilir, dürüst bir tipleme oluyor, olmasa da bunları içermek için çaba harcıyor. Yok eğer suçu kovalayan özel bir dedektifse sorgulamalar barlarda içki ısmarlanarak yapılıyor, evler gecenin bir vakti camdan/bacadan gizlice girilerek aranıyor, tutuklamalar sırt ya da kafaya bir kalas indirilerek icra ediliyor, sanığın tek hakkı ölmemek için yalvarmaktan ibaret oluyor. Tabii ki maaşlı ya da özel olupta diğer mecradaşına benzeyen karakterler mevcuttur ve bu benzerlik ayrı bir çekicilik faktörüdür. Serseri polis (Kirli Harry, Martin Riggs/Cehennem Silahı) ya da disiplinli özel dedektif ( Karakteri hatırlayamadım, Nicholas Cage/8 mm) gibi.

Kovalayıcının niteliği de çok farklı filmler çıkarıyor ortaya. Zeki, bilgili/kültürlü, analiz yeteneği kulaklarından akan karakterler becerilerine göre işlerini yapıyorlar, yazarlar da kahramanlarının donanımına uyum sağlayacak karmaşık ve gizemli, bizleri şaşırtma amacı güden, hayranlık hissimize hitap eden öyküler yazıyorlar. Çoğu zaman bir gizem mevcudiyeti oluyor. Kahraman bizim göremeyeceğimiz ayrıntıları görüyor, anlayamayacağımız nedenleri sorguluyor. Kötü adamlar da, ilahi takdir olsa gerek peşlerine düşen kişi gibi oluyorlar. Neyse…. Suçlular da karizmalarını sarsacak eylemlerden ve yaklaşımlardan uzak, gayet efendi, karizmatik, entelektüel tipler oluyorlar.

Eğer kahraman dahi değil de dayıysa iş değişiyor tabii ki. Dayı polis/dedektif tipi, edinmiş olduğu ve manfaatleriyle dimdik ayakta tuttuğu çevresinden aldığı bilgilerle, çift kaşarlı oluşunun verdiği otomatikleşmiş ipucu arama/izleme tecrübeleriyle, hayatı/dünyayı hatmetmiş olmasının verdiği acı gerçekleri kolayca kabullenebilme (“katil baban, sebebi de para! Bunda şaşırılacak bişi yok!”) nasıryürekliliğiyle suçlu kovalıyor. Madem hayat sürprizlerle dolu ve kahramanımız hayat üniversitesini bitirmiş sık sık sürprizlerle karşı karşıya kalıyor, bu sürprizin türkçesi omuza yenen bir kurşun yada sırta yenen bir kalas anlamına geliyor. Görüldüğü gibi zeki/eksantrik kahramanımızın hayatını sürdürdüğü dünyadan çok farklı bir gezegen burası. Meydana gelen küçük yarayı tedavi edecek maharetli ellere, kuaför kıskandıran saçlara, cilt bakımı sattıracak tene ve tabii ki kahramanın yarasının ölü dokularına ek olarak taşıdığı yalnızlığını çekip çıkaracak işsizliğe sahip bir bayana ihtiyaç duyuluyor. Kahraman çoğu zaman suçluyu yakalıyor ama ona bu yalnızlığı, bu umutsuzluğu, bu boşluğu reva gören hayat ve “dünya böyle işte, değişmiyor/değişmeyecek” mesajı iliklerimize işliyor. Bu his, kara film denen görsel tarazın en belirgin köşe taşını temsil etmiş ve ortaya unutulmaz karakterlerin kadrajlandığı resimler çıkarmış yılla boyu. İzlediğim Mike Hammer dizilerinde olayın gündüz vakti çözüldüğünü ve Mike’ın olayı çözmüş olmanın keyfini sürdüğünü hiç görmedim  .

Bunların dışında diyemeyeceğim, içinde ama farklı filmlerde mevcut tabii ki. İlk aklıma gelen örnek Büyük Lebowski. Hatta tüm Coen Biraderler sineması. Onlar bağıra bağıra “biz parodi yapmıyoruz yahu!” deseler de birçok öyküleri polisiyedir ya da suç öyküsüdür ama bambaşka bir izlek ortaya çıkarırlar. Kadın Avcıları bildiğimiz soygun filmidir. Miller Kavşağı bildiğimiz gangster filmidir. Lebowski bildiğimiz özel/amatör dedektiflik filmidir ve Fargo paşa paşa polis prosedürü filmidir. Ama her biri bir ölçüde parodimsi içeriktedir. Ortaya çıkan fark karakterlerdedir. Alayı salaktır ve ait oldukları dünyadan bir an önce çıkıp mesaili/maaşlı/masa başı bir işe girmeleri tavsiye edilir. 

Bir diğer polisiye alttürü, John Woo sinemasında zirve görüyor. Aksiyon! Genel olarak Hard Bolied denen, vurdu-kırdının, şiddetin, bedensel kovalamacanın hakim olduğu, suçlu ve suçla kanun adamının birçok kez birbirini bedensel olarak teğetlediği bir polisiye alttürü var sinemada ve en sağlam temsilcisi John Woo’dur bence. Memleketinde çektiği Hard Bolied (!) ve Hollywood’ta çektiği ve ne iyi ettiği Face Off türün en iyi örnekleri. Hem iyi, hem kötü karakterlerin karizmaları, eski nesil kara film/polisiyelerdekileri bırakın, en baba gangster filmlerindekileri alt edecek kadar zirvede. İşin içerisinde ciddi bir karakter sunumu ve mücadelesi var. Aksiyon zaten, saniyede 480 kare çekmenin olanaklarıyla mikrosalise mikrosalise (?) gözümüzün önünde. Daha ne olsun?

Tabi Woo dışında Cehennem Silahı, Zor Ölüm gibi polisiye aksiyonlar da var ve az da olsa komedi barındırmakta, keyifli seyirler sunmaktalar. “Birşey ikili” isimli Jackie Chan/Chris Tucker’ın şovladığı seri, işi daha da komediye vurmuş haliyle bayağı ilgi görüyor. Ve aslında bunların her biri bayağı da birer polisiyeler. Aksiyon’u bir film türü olarak görmeyen bir sinemasever olarak polisiyedeki varlığından gayet memnun olduğumu da belirtmek isterim. 

Aksiyon dışında başka başka polisiyeler de var. Jennifer Lopez’in oynadığı Hücre (The Cell) geliyor aklıma örneğin. Bu film galiba bir bilimkurgu/korku/polisiye. İlginç bir kaynaşım.  Vidocq’u izlemediyseniz tecrübe etmeniz gerek bence. Çok iyi bir film değil (belki de öyledir) ama 1800’lerde Fransa’da geçen, yarı fantastik, yarı bilimsel, tam dönemsel bir polisiye. Yine Hayvan Dedektifi Ace Ventura, öyle görünmese de gayet hırslı, zeki, işini yapabilecek donanıma ve beden ritmine sahip bir kahramandır. Ortadaki suç bir hırsızlıktır ve Ace olayı çözecek bizleri de kahkahadan kırıp geçirecektir. Komedi artık had safhadadır ve herhalde bu filmi bir polisiye olarak gören tek kişi benimdir. 

Bu yazıda Michael Mann’e ayrı bir paragraf açmak garip olmasa gerek ki, Mann, hırsız/polis filmlerinin bir numaralı sinemacısıdır muhtemelen. Türe kattıklarını yazmaya kalkacak olsak bu yazı kadar bir yazı derlenebilir. Tek bir katkının adını anıp geçelim: The Heat.

İzleyicide oluşacak, hatta zaten mevcut olduğunu iddia ettiğim beklentileri anlatacaktım değil mi?  Eh, kısaca belirtip bitirelim;

Bir kere an başta polisiyeler, süregittikleri dönemin/zamanın dokusunu taşıma görselliğini barındırma yükümlülüklerini bir kenara atarsanız birer “hikaye anlatma sineması” örneğidirler. Sıkı hikayeler bekleriz polisiyelerden. Ve hikayeyi anlatırlarken bize hemen her zaman ilgi çekici karakterler sunmuşlardır. Çünkü hikayeye olan ilgimiz, baş karakterin çekiciliği sayesinde yüksek seviyelere ulaşır. Sinema ya da edebiyat tarihine bakıldığında, birçok polisiye öykü karakterinin iz bırakmış ve unutulmazla arasına girmiş olduğunu görürüz. Tabi güçlü baş karakterin gücünü göstereceği bir kötü adam yoksa bu güç/karizma gereksizleşecektir, kötü adam(lar)ımız da en az iyi adamımız kadar yenilmez olmalıdır. Ve tabii ki de sağlam hikaye ancak merkezde iyi/kötü yada suçlu/polis mücadelesi dışında ahlaki, sosyal, politik ya da felsefi sulara yelken açacak içerik varsa olanaklıdır. Suç ya da suçu engelleme çabası, başka bir amacı/sorunu temsil eder. İyiyle kötünün kimi zaman belirsizleştiği hikayelere de, aslında kötü adam olan polislere de, aslında iyi adam olan suçlulara da, suçun kaynağının en beklenmedik iktidar koltuklarına vardığı hikayelere de ara ara rastlanır ve bu durumlar iyi/kötü kavramlarının klişeleşmiş, kalıplaşmış birer olgu olduğu üzerine bir iddia niteliğindedir.

Polisiye türünün tarihi üzerine birkaç şey okuduğumda karşıma şaşırtıcı bir “döneme hakim alt tür” yapısı gördüm. Yukarıda kısmen belirttiğim alttürler. Şiddete eğimli olmayan, zeka küpü dedektiflerin filmleri (Sherlock Holmes). Cozy denen, yine pek şiddet içermeyen, daha çok mekanları, tipleri ve öykü anlatma tarzlarıyla kendine has bir alt tür oluşturan Agahta Christie hikayeleri. Hard Bolied denen, sokakta süregiden, kara filmin temellerini atmış, görsel dokusuyla ve karakterlerinin karizmasıyla ayrıcalık teşkil etmiş filmler (Philip Marlowe, Mike Hammer). Polis prosedürü denen, suçun gerçekçi bir biçimde ortaya çıkarıldığı, bol bol kriminalojiye (doğru yazdım mı?) başvurulan hikayeler (Kuzuların Sessizliği, Kemik Koleksiyoncusu). Bunlar hep dönem dönem polisiye türünü gündemde tutmuş, ilgilisini boş bırakmamış alt türler. Zaten bu alt türlerin en iyi örnekleri de unutulmazlar listesinin gediklilerindendir.

90’lar, polisiyede Polis Prosedürü alt türünün hakim olduğu bir dönem. Yakın gelecekte hangi alt tür görevi devralır ya da nasıl bir alttür türer, fikri olan varsa söylesin ama yeni velet istediği kadar güçlü gelsin, 90’lar gerçekten çok güçlü polisiyeler/suç öyküleri sundu masaya ve lezzetinden yenemeyen ziyafetler çıktı ortaya. Benim aklıma gelen ilk üç Se7en, Olağan Şüpheliler ve Kuzuların Sessizliği. Se7en, baştan sona eksiksiz bir polis prosedürü filmi ama türe şaşılası bir “görsel hazine” bahşetmiş bir film. Polis prosedürü türü genel olarak karakterlerin gerçekçiliğiyle, şaşırtıcı hikayelerle ve sürükleyicilikle öne çıkan filmlerdir ama Se7en tüm bunları, (enfes bir) kara film dokusuyla bezeyerek önümüze sunmuş ve bir çeşit kara film ve polis prosedürü kaynaşması sunmuştur. Olağan Şüpheliler bir taraftan eksiksiz bir suç öyküsü, bir taraftan sinema tarihinin en unutulmaz sorgulama saatlerini barındırmak suretiyle polis prosedürü atmosferi sunmuş, bu iki zıt ortamı enfes bir hikaye kurgusuyla pes dedirtici bir finale bağlayarak sayısız sinemasevere nick (ev) sahipliği yapmıştır. Kuzuların Sessizliği ise dönemin öncü filmi olarak sinema tarihinin en karizmatik, en dahi, en ürkütücü katil profilini analiz etmiş ve utanmadan onu aramıza salarak türlü çeşit korkulara kapı açmış ve “polisiye/korku” diye yeni bir tür ortaklığı yaratmıştır.

Polisiyeler/suç filmleri zengin bir geçmişe sahip türlerden. Hem görsel hem de tematik olarak değişimler yaşamış, ince ayarlarla, hatta bazen büyük değişimlerle izleyicisini memnun etmeyi becermiş çoğu zaman. Çünkü suç her zaman var ve olacak ve sinema da tabii ki bunları irdeleyecek. Ama klasik polisiyelere ve suç filmlerine yepyeni bir alttürün dahil olmasının eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum. Kısmen bu alttür küçük örneklerle kendini göstermeye başladı zaten ama hala başka bir ana türün alttürü olarak görülüyor: Siberpunk…. Mutlaka Siberpunk bir bilimkurgu alttürüdür ama artık yavaş yavaş öylesi bir konumda yer alacak ki, bir Siberpunk örneğini bilimkurgu/polisiye olarak isimlendirmektense polisiye/bilimkurgu olarak isimlendirmeyi tercih edeceğiz. Tıpkı Kathryn Bigelow’un Strange Days’inde olduğu gibi….

Saygılar, iyi seyirler.
Logged
Izmir Sinema Ekibi
« : Mayıs 15, 2008, 08:30:56 ÖÖ »

 Logged
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!