Izmir Sinema Ekibi
Ocak 09, 2009, 03:50:00 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: İzmirsinek toplaşması yakında..
İlk filmimiz http://sorgu.izmirsinek.com adresinde !

http://www.izmirsinek.com
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Fincher'dan Panik Odası üzerine....  (Okunma Sayısı 257 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görkem
Moderator
Jr. Member
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 91


« : Kasım 14, 2007, 03:06:21 ÖS »

(Bu derlemeyi, birkaç yıl önce, Panik Odası’ndan hemen sonra yazdığım için henüz Zodiac’ın adı bile yoktu. O yüzden (ve henüz izlemediğim için) hiç hesaba katmıyorum. Küçük bir iki düzeltme ve güncellemeyle gönderiyorum)

Tam bir fan’ı olarak ve fan’larının birçoğunun, kendisi üzerine fikirlerini belirtirlerken tamamen “duygulardan ibaret” yorumlar yapmalarından cesaret alarak tek bir paragraf tüketmek istiyorum ki,  David Fincher’i, Fight Clup’tan sonra tam anlamıyla bir “keskin sirke” olarak değerlendirmeye başlamıştım ve gelecekteki işlerinden en azından birinin kendi küpüne değil, kendisine, yapımcısına, yazarına bulaşacak bir zarar getireceğini tahmin etmekten anlatılmaz bir keyif alıyordum. Aslında ortalıkta olmayıpta birilerinin açığa çıkarmasını beklediğim serseriliğimi hissetmeye çalışıp kafamda bir şeyler yazmaya, çekmeye başlamıştım bile, karşılaşacağım vaka üzerine hiçbir şeyi tutturamayacağımı bile bile. Ki mutlaka, tamamen “fan’lar için” yapılmış, kışkırtıcılığı tahammül sınırını aşmış bir film çıkacaktı bu kariyerde, sonuçta ise Fincher imparatorluğu, vatandaşlık başvurusu genelgesini, resmi gazetesinde yayınlanacaktı. Dövüş Kulübünün muhteşem bir film olmasını falan nasıl bir kenara atarak bunu belirteceğim bilmiyorum ama benim için hassas nokta şu ki, Dövüş Kulübündeki “her şeyden sıkılmışlık” ya da “hiç görmediğim Fransız sahillerini kirletmek istiyordum” nidası, asla gerçekleştirmek istemeyeceğim bir eylem olsa da öylesine kanıma işlemişti ki, senaryonun sonlarına yakın bir yerlerde Tyler’ın kameraya dönüp “bırakın bu filmi, bu filmin bile bir önemi yok!” demesini ve anlatıcının zihnindeki ve filmdeki her şeyin içine etmesini istediğimi fark ettim ama bunu istediğimi fark etmem için, filmi 10 kez izlemem gerekti. Neyse ki filmin finali, benim yazdığım finalden daha etkileyiciyse de bu “kendine zarar verecek kadar serseri karakter ve film” beklentim hiç gerçekleşmeden suya düşmüştü. Çünkü gelecekte, bu beklentimi karşılayacak bir Fincher projesi çıkacağından da şüpheli olduğum için umudumu yitirmiştim. Hala da yitirmiş durumdayım. Dövüş Kulübünde bu olmadıysa, başka bir projede olması çok zor. Bu ümidi doğuran da Dövüş Kulübü oldu, öldürende…

Neyse, gelelim Panik Odası’na…

David Fincher Alien3, Seven, The Game ve Fight Clup’tan oluşan filmografisi ile günümüz sinemasının en seçkin yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlamış durumda. Gerek görsel tercihleri, gerek tematik takıntıları onu takip eden herkes tarafından ezberlendi ve defalarca irdelendi. Bu ilginin kolay kolay zedeleneceğini sanmıyorum.

Filmin künyesine bakacak olursanız, bir arada olması halinde sinema severleri (özellikle genç sinemaseverleri) daha fazla heyecanlandıracak başka bir üçlü gerçekten düşünemiyorum. Fincher, Koepp, Foster.

Yönetmek için diğer filmleri kadar can atmadığını bildiğimiz ilk projesi Alien3’ü saymazsak (aslında onu da saysak yanılmış olmayız) tüm filmlerinde derin alt metinler, ciddi sistem eleştirisi ve gözden kaçmayacak bir düşünsel boyut mevcuttur Fincher’ın. Bu filmde arayın ki bulasınız. Eğer “bir başına kadınsın, ne’ne gerek koskoca şehirde kocaman ev, haddini bil” gibi bir üst metini ciddi ve kayda değer buluyorsanız, siz bilirsiniz. Sadece film süresince sizi germeyi amaç edinmiş (belki film sonrası kamera hareketleri üzerine yapılacak 10 dk.lık’ta bir sohbeti) bir filmde onun ismini görmek zaten yeterli hayal kırıklığı teşkil ediyor.

Aslında filmin çıkış noktası izleyiciyi kafa yormaya davet edecek malzemeyi içeriyor. Tüm ayrıntılarına kadar tanıyıp, mücadelelerini izleyeceğimiz karakterler var karşımızda. Çünkü dikkatimizi karakterlerin özelliklerinden başka tarafa çekecek bir şey yok. Bu karakterlerin, özenle çizilmesi durumunda beklediğimiz çatışma ve fikirsel boyut ortaya çıkabilirdi. Bu şekilde minimum kişi ve olayla ciddi gerilim çok iyi sonuçlar verebilir. (Benzer filmler olmasa da ilk aklıma gelen Apt Pupil. “Herif 2 kişiyle ne gerilim yaratmış be” dediğimi hatırlıyorum. Ama oradaki karakterler ayrıntılı işleniyordu ve her birinin dikkate değer özellikleri vardı ve “herif”in adı da, 90’lara Fincher’le birlikte bir başka damga vuran isim olan Bryan Singer’dı  )

Ama Panic Room’daki karakterler (tipler) resmen sipariş üzerine yaratılmış gibi ve çok sıradan. Ve bu kişileri sadece parayı elde etmek için nasıl davrandıkları ve neleri hak gördükleri bağlamında tanıyoruz. Ve bu öylesine büyük bir hayal kırıklığı ki filmin tamamında ciddi bir boşluk hissi oluşmasını sağlıyor. En başta, baş kötü adamımız Koepp’in yarattığına inanılamayacak kadar zayıf ve “çocuk” bir tip. (Hitchcock: Kötü adam ne kadar iyiyse, film o kadar iyidir!) Beklenen gerilim ve çatışmayı sağlayamayacağı çok belli ki zaten mücadeleyi sonuna kadar sürdüremiyor. Diğeri hiçbir sebeple saf kötü olan, kişiliği ve kimliği hakkında hiçbir şey öğrenemediğimiz, görüntüsü itibarı ile “sevmeyin gitsin” havası taşıyan, zaten hakkında bilinmesi gereken fazla bir şey olmadığını hissettiren biri. İşte filmin temel hatası burada zaten. Panik Odası gibi bir senaryoyu, en azından yarısı kadar bir kısmını bu kötü adamların sırtına alması nasıl beklenir anlaşılır gibi değil. Sonuncusu ise çok ta kötü niyetli olmayan, gözü sadece parada olan, “ben işimi yapıyorum” klişesini yaşatan bir tip. Bu üçüncü tipin kadın ve kızını öldürmeden parayı elde etme çabası olarak özetleyebiliriz filmin yegane yan hikayesini.

Kötü tarafımız böyle. İyi tarafta da şirin, sevgi dolu bir anne-kız var. İlla düşünsel boyut arayanlar, kadın boşanmış sanki çok kötü yada utanılacak bir şey yapmışta bu başına gelenlerle cezasını buluyormuş gibi muhafazakar bir hava soluyabilirler film boyu.

Hikayeye gelince. Kötü adamlarımızın iyi hanımlarımıza ve paraya ulaşma çabaları, oda kapalı bir para kasası gibi olduğu için ne gibi yöntemler denenebileceği, bunlara karşı annemizin kızını ve kendi canını nasıl kurtaracağı üzerine kötü bir hikaye sayılmaz. Belli bir sürükleyicilik taşıyor. Tarafların rolleri ve mekanları değişmesi de renk katıyor kuşkusuz. Ama yine sipariş üzerine bir hikaye ne yazık. Tam anlamıyla herkesin hak ettiğini bulduğu final, olmaması gerektiği gibi rahatlatıcı ve konforlu. Böylesine kısıtlayıcı bir ortamda kaçacak bir yer yokken hikayenin bu kadar kıymıksız ve pürüzsüz bitmesini de inandırıcı bulan çıkar mı bilmem? Ve hangi Fincher sever, filmin bu derece konforlu bir sona ulaşmasını ister?

Buraya kadar belirttiklerim “senarist istifa” tezahüratlarına yeterli sebep gibi görünebilir ama belli ki Fincher öyle düşünmüyor. Çünkü pek sevdiği karanlık görüntü yönetimine, çılgın kamera hareketlerine çok izin veren bir yapısı var senaryonun. Bunu da filmi kurtarmaya yetecek seviyeye kadar, başarıyla kullanıyor. Başından sonuna enfes bir yönetim var filmde. Kullanılan açılar, kamera hareketleri eşine az rastlanır türden. Hatta Fincher en kötü filminde en iyi yönetmenliğini çıkarmış diyesim geliyor göz yaşlarımı tutarak. Mükemmel görüntü yönetimi ve yapım tasarımını da arkasına alarak bir evin içinde binlerce kilometre kat ediyor.

Özellikle odanın tavanına yakın konumlandırdığı kamerasıyla hem geniş (açıyla) hem de dar bir etki yaratıyor. Büyük evi de, genişliğini vurgulayarak hakim olunamayacak mekan haline getiriyor. Bu histe kendi evinde tuzağa düşen anne-kızın durumuna denk düşüyor. Bu kadar karanlık bir filmde olan, biten, orada duran, hareket eden her şeyi net bir biçimde görmemize izin veren ışık kullanımı, görüntü yönetiminin de başlı başına bir sanat olduğu gerçeğini ispatlayacak kadar güçlü. Tüm ev karanlık ve loş ama görmemiz istenen her şeyi görüyoruz. (Se7en, bazı sahnelerde gerektiğinden daha karanlıktı bence, mevcut ayrıntıları fark etmemize izin vermeyecek kadar)

Oyunculuklar, tipleri sergileyecek kadar iyi. Özellikle Foster’ın yüzündeki tedirginlik filmin en güçlü gerilim kaynağı. Mücadeleci güçlü kadın tipini başarıyla sergiliyor ki Foster, hemen her role girebilen, müthiş bir oyuncu olsa da (bence son yılların ve hatta sinema tarihinin en iyi oyuncularından biridir foster) en başarılı olduğu roller gerilimlerde gibi geliyor bana.
Fakat filmin, Foster dışında oyuncu seçiminin pek yerinde olmadığını düşünüyorum.  Whitaker iyi bir oyuncu olsa da onun rolünde, en azından görünüşü daha bir zeki, menfaatçi/fırsatçı, olayın soygundan cinayete kayması hayrımıza olmaz mantığıyla çok mecbur kalmadıkça birini öldürmeyecek, “bakın, parayı almak için onları öldürmemize gerek yok, bana güvenin” dediğinde güven yaratacak, buna ek olarak izleyicinin daha kolay ilgi duyabileceği yakışıklı bir tip hayal etmedim değil. Hanımları öldürmeme sebebi filmdeki “iyi kalplilik” yerine (tamamen iyi kalplilik değil tabi ama kıza ilacını vermesi falan bariz bir “bu adam iyi” hissi doğurmak için filme eklenmiş ayrıntı) daha gerçekçi ve inandırıcı olurdu böylece.

Fincher, tanıtım faslından sonra ilerleyen dakikalarda çok büyük bir heyecanın bizi beklediğini mesajlarcasına öyküyü finale ustaca taşıyor. Özellikle kötü adamlarımızın eve gelişini gösteren o kesintisiz plan çok güçlü bir etki yaratıyor. Gelenleri merakla bekliyoruz ama öyle hiçte korkulacak tipler çıkmıyor. Belirttiğim gibi herkesin hakkettiğini bulduğu final, filmin başlarında kurulan gerilime yönlendiren hazırlık evresinin gerisinde kalıyor. Çünkü istendiği kadar etkileyici görselleştirilsin son dakikalarda olanlar yeterince enteresan, gerilimli ya da şaşırtıcı şeyler değil. Bu da salondan/ekrandan tatmin olmadan ayrılmanıza sebep oluyor. Kurulan gerilim atmosferinin altından beklenen etki ne yazık ki çıkmıyor.

Bilinen film türlerinin her birine bir tür belirleyici kelime daha eklenmiş durumda aslında. “Hollywood işi” diye. Her türün Hollywood işi versiyonu olduğunu düşünüyorum. (Bu arada bir filmin Hollywood işi olmasıyla Hollywood’da üretilmiş olması aynı şey değildir tabii ki) Belirli türlerin nasıl kendilerine has özellikleri varsa “Hollywood işi” dediğimiz türünde kendine has özellikleri var. İzleyiciye beklediğini verme eğiliminde olan, bundan dolayı da çoğunlukla hikayesinde saçmalık derecesinde mantık hataları bulunan, buna karşılık özenli teknik altyapıya sahip filmlerdir bunlar. Yönetimleri, görüntü çalışmaları, efektleri, yapım tasarımları üzerine uzun uzun çalışıldığını belli ederler. Genellikle vasat yada bazen iyi filmlerdir. Çoğu zaman salondan çıkıldıktan sonra çokta hatırlanacak filmler değillerdir. Ve bu filmlerin altında asla yönetmen olarak göremeyeceğimiz belli isimler vardır. Fincher”ında asla vasat “Hollywood işi” bir filmin altında görülmeyecek bir isim olduğunu düşünüyordum. Aslında hala öyle düşünüyorum.  Ama ne yazık ki Panik Odası, birçok açıdan bu tanıma uyuyor. “Sektör”ün ürettiği ve yönettiği bir film bu. Fincher’e sadece kamerayı yönetmek kalmış gibi görünüyor.

Panic Room daha önce bir-iki gençlik komedisi, sıradan bir-iki aksiyon yada benzeri bir şeyler yönetmiş birinin elinden çıksaydı (Fincher’ın yönetmenliğinin yarısını yakaladığını bile varsaysak) vasatın üzerinde bir “Hollywood işi gerilim” olarak kayıtlara geçerdi. İzleyiciye istediğini veren, izlemesi zevkli ve yeterince gerilimli. “Bir David Fincher filmi” olara ise ancak  vasat olarak değerlendirilebilir. Çünkü tüm Fincher filmlerinin, bir film sonrası bölümü vardır. Hikaye bir sona erişse ve çözüme kavuşsa da o ana gelene kadar olanlar, boyanan ve sergilenen tablo, herhangi bir film finaliyle çözüme ulaşamayacak özelliktedir. Bu özellikte daha çok Fincher’in güçlü görselliğinden, görsel dokusundan gelir ama Fincher, bu dokuya zemin oluşturacak senaryolar bulmayı bilmiştir. Filmlerinin sorunu, sadece kısmi çaresizlik içinde debelenen karakterlere değil, hepimizin üzerine bulaşmıştır. Çözüme ulaşan, geçip giden şey karakterin başına gelenlerdir, üzerimize bulaşan pislik kalıcıdır. İşte Fincher, bu pisliği üzerimizden atmayı istememizi bekler ve bunu karakterinin tutturduğu yolla elde edebileceğimizi düşünür ve bize yol gösterir. İşte ne yazık ki Panik Odası’nda böylesi bir etki görmek çok güç. (Yol gösterir diyorum ama aslında küçümsenemeyecek bir kesim, Fincher’in vurguladığı sorunlar hakkında herhangi bir çıkış yolu üretmediğini iddia ederek yönetmeni kınarlar. Bu, özellikle Dövüş Kulübü için dile getirilmiştir)

Ve filmin bu “Hollywood işi” yakıştırmasını almasının ardında olan kişi hiç şüphesiz Koepp. Rekor fiyata satılmış bu senaryoyu yazarken 4 milyon dolar almayı planlamış mıydı bilinmez ama gerçekten hikayeye eklediği hemen her ayrıntıdan, onun bir “sektör” adamı olduğu havasını soluyabilirsiniz. Birçok şey anlık gerilimler yaratma ve ana hikayeye dönme üzerine inşa edilmiş. Örneğin kapıya polislerin gelişi ve annenin onları gönderişi sekansı. Gerçekten hoş, heyecanı arttıran yapıda ama bir tripten ibaret. Örneğin ben…. eh… biraz dikkatli bir sinemasever olarak, Koepp’in o sekansı yazışını, yada yazarken güttüğü amacı gayet rahat hissedebildim. Çünkü film, buram buram stüdyo kokuyor. Bittiğinde herkesin mutlu olacağı, herkesin cezasını bulacağı, herkesin dersini alacağı hissi çok bariz. O polis eve girmeyecek işte. Adamlar da kızı öldürmeyecek. Biliyorum bunu. Böylesi bir senaryoda, okkalı bir gerilim filminde, ortada ciddi bir tekinsizlik havası yoksa, “neyin nereden geleceği belli değil” duygusu yaratılamamışsa o filmin başarı bulması çok güç.

İlgiyle takip edilen birçok yönetmenin filmografilerinde sıradan hatta kötü filmlere rastlamamız çok şaşırtıcı değil ne yazıktır ki. Fikrimce Panic Room’da Fincher’in filmografisinde gurur duyamayacağı ilk yapıt. Umarız son olur.
Logged
Izmir Sinema Ekibi
« : Kasım 14, 2007, 03:06:21 ÖS »

 Logged
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!