Izmir Sinema Ekibi
Ocak 09, 2009, 03:04:42 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: İzmirsinek toplaşması yakında..
İlk filmimiz http://sorgu.izmirsinek.com adresinde !

http://www.izmirsinek.com
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Los Angeles Sırları üzerine....  (Okunma Sayısı 361 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görkem
Moderator
Jr. Member
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 91


« : Ağustos 25, 2008, 08:14:11 ÖÖ »

Polisiye/suç hikayesi okumak ya da filmi izlemek bir ölçüde yorucudur aslında. Sıkı hikayeler, kimi rahatsız edicilikler (envai çeşit yasa dışı faaliyet, ölüm, şiddet vs.)…. Kimin nasıl biri olduğu, kimin neyi ne için yaptığı, katilin/hırsızın/hainin kim olduğu, iyi adamın kime güvenip güvenemeyeceği ve işin içinden nasıl çıkacağı gibi sorular sürekli zihnimizi meşgul eder.
Ve hilekar da bir türdür. Polisiye yazar ve yönetmenleri, okuyucuyu/izleyiciyi ters köşeye yatırma konusunda uzmanlaşmış kişilerdir, bunu başarmak için ellerinden geleni parmak izine koymazlar.

Ancak hepimiz farkındayızdır ki, bunlar zorlayıcılık teşkil ediyor olmaları yanında tür’ü cezp edici kılan özellikleri teşkil ederler. Bunlarla zihnimizi meşgul etmeye baştan razı değilsek polisiyesever değilizdir zaten, yanlış hikayenin başına oturmuşuzdur.

90’lar polisiye/suç filmleri türü için oldukça önemli filmler içeren bir dönemdi ki, bu verimliliğin adet olduğu üzere, tür kaynaşmalarıyla bayağı bir ilgisi olduğu fikrini ret etmesem de bence bu filmleri çok iyi yapan şey, sinema sanatının vardığı noktanın, yönetmenlik/yazarlık sanatının ta kendisiydi. Kuzuların Sessizliği, Olağan Şüpheliler, Se7en, The Heat, Ucuz Roman ve benzer başyapıtların her biri her açıdan çok iyi birer “sinema ürünü” olma özelliğindeler. Sinema ürünü derken, açıklayalım: bu filmler çeşitli sosyal, felsefik, politik gibi hayati konular üzerine de bir şeyler söylüyordur belki, bu açıdan da değerli olabilirler ama işin sinema yapma tarafı çok iyi ve cezp ediciydi. Gerek sinema oyunculuğunun vardığı nokta, gerek hikaye kurgusunun verimliliğinin sınırlarının zorlanması, gerek kamera kullanımının incelikleri, gerekse görüntü yönetmenliğinin başlı başına bir sanat olduğu gibi sinemasal olgular bağlamında bu filmler hep adı anılan filmlerdi. Hikayeler iyiydi belki her birinde ama bu hikayelerin sinemasallaştırılması çok daha iyiydi her örnekte. Sinema sanatı, polisiye dünyaya gerçekten çok iyi hizmet etti bu yıllarda.

LA Sırları’na gelince…. Dürüstçe ifade edeyim, filmi neresinden başlayarak öveceğimi bilemiyorum, şaşırmış durumdayım. Bunu nedeni belki bana yardımcı olur; LA Sırları devasa bir film her şeyden önce. Devasa bir tür ve dönem. Devasa bir hikaye, devasa bir oyuncu kadrosu ve sonuçta haliyle devasa bir sinemasal varlık. Sinema filmleri zaten birçok bileşenden oluşan sanatsal ürünlerdir, LA Sırları, gerçekten bir sinema filmine göre de normalden fazla bileşen içeriyor ve bu da üzerine yazmayı biraz zorlaştırıyor. Yavaş yavaş başlayalım, umarım hızlanırız.

Öyle bastıra bastıra söyledim, açıklamadan geçmeyelim, bu filmi devasa yapan şeyleri belirteyim.

Filmde çok karakter var. Ve bu karakterlerin çoğu da kendi başlarına birer filmi sürükleyebilecek kadar dolu karakterler, her birini de enfes oyuncular bedenlendiriyor. Aşağıda kısa kısa da olsa değineceğim her birine. Çok karakter haliyle çok fazla istem, karmaşık olmasa da çok yönlü, dallı/budaklı öykü demek.

Hikaye zaten büyük bir hikaye. LA’ın suç patronu (Mickey Cohen) mat edilir, polis gücü de bir yandan şehirdeki suç patronu boşluğunu (böylesi bir dönem ve şehir için gerçekten büyük eksiklik! Gülümseme ) doldurmak için yetenek sınavına girmeye niyetli aday adaylarının planlayanları engellemek için çalışırken kendi içindeki sorunlarla uğraşmak zorunda kalır. Bu, zaten büyük bir hikaye.

Yukarıda belirttiğim gibi dönem ve şehir zaten büyük. Hem sosyal, ekonomik, politik olarak hem de sanatsal/sinemasal olarak. Batıya giden son yol’un inşa edildiği, Amerikan rüyasının tüm kıtayı fethettiği, bir yandan politik oyunların halk arasında rahatsızlık kaynağı olmaya başladığı bir dönem. Aynı zamanda, sinemada kara film türünün en şık örneklerinin tecrübe edildiği, polisiyede hard bolied alt türünün (ayrıntı için kütüphaneye bakınız) egemenliğini ve efeliğini ilan ettiği dönem. LA ve Hollywood’un adını ve önemini belirtmeye gerek yok.

Filmin kaynağına da kısaca değineyim; James Ellroy’un aynı adlı romanından, Brian Helgeland ve yönetmen Curtis Hanson’ın senaryolaştırdığı bir film bu. “Sinemaya uygun değil, bu romandan sinema filmi olmaz” gibi şeyler söylenmiş bir zamanlar, okudum birkaç yerde böyle yazıyordu. Keşke sinemaya uygun olmayan roman dediğimiz şey böyle olsa Gülümseme Ki yine birkaç yerde gayet sadık bir uyarlama olduğu yazılıyordu.

İzlediğimiz senaryo bir roman değil iki-üç sayfalık (sinopsis sayılır mı bilmiyorum, karakterleri ucundan tanıtacak ayrıntıdaki) bir özetten yola çıkılarak yazılmış olsaydı ve fantezi bu ya, bu sinopsisi bizim okuma şansımız olsaydı inanıyorum ki bir kişi bile “bu hikaye sinemaya uygun değil” demezdi.

Hikayeyi ve filmin içeriğini değerlendirmek için bir bakış attığınızda, 2 farklı seviyede 2 farklı değerlendirme ölçüsüne rastlıyorsunuz. Çok özet, çok genel olarak bakarsanız, klişe birer tip olarak görülebilecek birkaç polisin sürüklediği, bildik kanıt/delil sekanslarının -adettendir tabi- yerinde olduğu, aslında suçlu olmayıp suçlu sanılan kişilerin yakalandığı ama sonrasında işin ardında başkalarının olduğu, o başkalarının ise aslında hiçte “başkaları” değil, bizzat en merkezdeki kişi olduğu gibi bir izlek çıkar karşınıza. Ancak biraz daha derine inerseniz, ayrıntılara biraz daha bakarsanız ki bu “daha yakından bak” tavsiyesi, kesinlikle daha da yakından bakmanızı sağlayacaktır, bu özgün değilmiş gibi görünen izleğin enfes bir incelikle inşa edildiğini, enfes karakterler barındırdığını, hemen her şeyin belirli bir zemine oturduğunu, sebepsiz/öylesine hiçbir ayrıntı bulunmadığını göreceksiniz. Şöyle ki;

Evet, küçük bir suç işlenir (yani…. Küçük değil de, herşeyin ortaya çıkmasına sebep olan suç diyelim), o suç bambaşka gizlere, suçlara kapı açar. Böyle basit bakarsanız klişe ama bu klişenin bu filmdeki hali, bilinenliği, alışılmışlığı temsil eden “klişe” sözcüğünün anlamından daha büyük. Çünkü gerçekten yerli yerinde, en uygun durumda kullanılmış bir klişe bu. Filmin başındaki kafeteryadaki infaz olayı başka kişilere, başka olaylara kapı açıyor evet, ama nasıl? Bunun öncesi var: Şehirdeki mafya liderliğinin doldurulması çabalarına varacak hikayenin sonu, bu belli. Vardığı nokta evet, burası oluyor ama bu boşluk doldurma taleplilerini engelleme görevinde olan kişilerin bu boşluğu bizzat doldurma çabalarında olduğu sonucuna çıkıyoruz. En kötü adamın başkan, polis şefi, işi veren kişi çıkması klişedir belki ama böyle bir açıklayıcılıkla, böyle bir neden-sonuç ilişkisiyle sunulması onu klişelikten çıkarır, bundan sonrakileri klişe yapar. Çünkü buradaki neden-sonuç ilişkisi çok sağlam, mantıklı, anlaşılır.

Ve, bu büyük gerçeklere/suçlara/suçlulara kapı açan ilk olayı farklı sebep ve itkilerle 3 polis birden alıyor. Edmund (Guy Pearce), zaten henüz dedektif olmuş, görev aşkıyla yanıyor. Bud White (Russel Crowe) zaten ortağının öldürüldüğü olayı çözmezse ayıp olur. Jack Vincennes (Kevin Spacey) çalıştığı birimden başka bir birime alınmış durumda, geri dönebilmesi ve televizyonda sürdürdüğü şöhretini sürdürmesi için bu şubede bir iş başarmak zorunda.

Film, gayet açıklayıcı ve şık bir “dönem/mekan” ve ikisinin kesişimi olan bir “atmosfer” tanıtımıyla başlıyor. Ama bu yeterli değil, çünkü ortada çok fazla bileşke olduğu için tanıtım sekansları devam ediyor ki, yukarıda belirttiğim 3 karakteri olay çözülmeden biraz daha iyi tanımak lazım, film de bunu yapıyor;

Genç, idealist, zeki ve ne yazık ki gözlüklü polis Edmund. (Kısaca Ed, Guy Pearce). Babası da polismiş. Görevde yükselme sınavında birinci olmuş, dedektif olmak istiyor. Şefi Dudley, ona “oyunu işin raconuna göre oynamayacaksan dedektif olma!” diyor ama o raconu falan ezip, oyunu gerçek kuralına göre oynamakta ısrarcı. Bildiğimiz, gayet klasik idealist, kuralcı genç polis tipi.

Sert, güçlü/kavgacı, kadınlara dayak atanlardan nefret eden Bud White (Russel Crowe) Bildiğimiz gayet klasik sert, güçlü sokak dedektifi, kara film/polisiye filmi karakteri. Ama bu kimliğinden pek memnun değil. Kaba gücü sebebiyle suçluların korkutulması için kullanıldığının ve aslında tam bir dedektif olamadığının farkında ve bu onu rahatsız ediyor.

Paragöz, menfaatçi/fırsatçı, çekici Jack Vincennes (Kevin Spacey) Bildiğimiz, gayet klasik rüşvetçi/menfaatçi, işini bilen polis tipi. Suçluları, işini bilen paparazi Bay “bizden duymadınız” Sid Hudgens’in yönetmenliğinde yakalıyor ve bu şekilde hem yolunu buluyor hem de sahip olduğu karizmayı karakollarda heba etmemiş, ekrana taşımış oluyor.

Tabi bu üç karakterin yanında birçok yan karakter mevcut ve yine herbiri özenle çizilmiş, büyük boşlukları dolduran karakterler. Yani filmin öyküsünü, birçok polisiyede olduğu gibi 2-3 kişi alıp sürüklemiyor, küçük yan rollerin bile hikayede önemli payları var. Yani filmde orada öyle gezinsin, bulunsun diye yazılmış tip/karakter yok, bu komplike/devasa, dikkatle inşa edilmiş öykü, olması gerektiği gibi, tamamen mantıklı amaçlar, istemler ve kişilerin yönlendirmesi ve sürüklemesiyle sona varıyor. Ama hepsi bu da değil, bu 3 ana polis karakter, kısmen bir arada çözdükleri olaylarda sahip oldukları imaj ve mesleki kişiliklerden bir ölçüde sıyrılıyorlar.

Ed, herşeyi kuralına göre yapmayı amaç edinmişken bunun olanaklı olmadığı görüyor, bizzat kurallara uygun olmayan bir şey yaparak (şefini/işin başındaki kişiyi) öldürüyor. Rollo Tomasi, onun birincil itici gücü. Babasını öldüren ve yaptıkları yanına kalan kişi, bu ismi Ed vermiş o kişiye. Var olmayan bir karakter ama filmin sonunda var oluyor ve var ettiği kişiyi yok eden de kendisi oluyor.

Bud White pek akıllı olmadığı, kendi başına bir olay çözemeyeceği ve bu yüzden tam bir dedektif olamadığı yöndeki fikirleri hatta en başta bu yöndeki kendi fikrini değiştirmeyi başarıyor, olayı çözen kişi oluyor. Tek başına değil belki ama olay zaten çok büyük olduğundan işbirliği kaçınılmaz. Her durumda Bud, eksiksiz bir dedektif olup mesleği bırakıyor.

Jack Vincennes, yaptığı dalaverelerden rahatsız olup geri adım atıyor ama bu onun sonu oluyor. Ölüyor ama Rollo Tomasi’yi ilk gören, olan biteni anlayan ve Ed’in olayı çözmesine yol açan karakter oluyor. Ölerek cezalanması da hem çektiği vicdan azabının hem de olayı çözmeye ilk ve en yaklaşan kişi olmasının bedeli belki de.

Senaryo’nun yapısında eksiksiz bir polis prosedürü yapısı var. Fanteziye, büyük tesadüflere yer yok ve her şey araştırmayla, takiple ortaya çıkarılıyor. Ve bu araştırmaların en can alıcı duraklarını yan karakterler teşkil ediyor, böylece yoğun bir oyunculuk gösterisine maruz kalıyoruz. Örneğin zengin iş adamı, David Strathairn’in canlandırdığı Patchett. Sakin, soğukkanlı, kendine güveni tam, tam bir zengin iş adamı karakteri. Kim Basinger’ın oscarla ödüllendirilen oyunculuğuyla sunduğu Lynn Bracken’ı gerçekten göz kamaştırıcı. Paparazi Sid Hodgens rolünde Danny De Vito harika. Polis şefi Dudley rolünde James Cromwell zaten rolünde ve bunun farkında. Kadrajda her an zevkle izlenen oyuncular olunca film her an keyifli olur/oluyor zaten.

Hikayenin vardığı nokta göz önüne alındığında, filmin başındaki ideal Amerikan şehri, yaşantısı, ailesi gibi “sanal” kavramların gerçekten sanal olduğu, altından bir aldatmaca çıktığı ve davetkar Los Angeles’ın aslında pekte tercih edilemeyecek bir suç şehri olduğu görülüyor.

İşin tematik tarafının uzun tuttum, bir roman uyarlaması olması dolayısıyla bu normal belki ama Curtis Hanson’ın çıkardığı iş çok iyi gerçekten. Çok kısaca açıklayayım; senaryo kendi başına zaten ayakta durabilen bir film çıkaracak kadar güçlü ve Hanson’da hikayenin gücünü, karakterlerin etkileyiciliğini sunan bir yönetmenlik izliyor ve bu çok yerinde bir tercih. Bazı anlarda hızlı kurgu ve kesmelerle özetler sunuyor, bazı anlarda açıklayıcı/dinlendirici çekimler yapıyor ve oyuncularına güvendiğini belli edercesine bol bol yakın çekimlerle karakterlerinin tavır ve tepkilerine yer açıyor. Kadınları dövenleri morartan Bud’ın aynı yaklaşımı göstermesi, güvendiği dağlara kar yağan Ed’in adaleti kendi silahıyla sağlaması, Lynn’in hayallerini gerçekleştirerek memleketine geri dönmesi gibi yan hikayeleri de es geçmiyor. Ki bu noktada şöyle ilginç bir not düşelim, Guy Pearce, ki o yıllarda daha da az tanınan bir aktördü hatta hala çok önemli bir oyuncu olarak görülmez, böylesi bir projenin merkezindeki karakteri oynamak için biraz hafif kalıyor gibi görünse de görevini layıkıyla yerine getiriyor, bu durum şaşırtıcı mıdır bilmiyorum ama proje sahipleri için büyük cesaretmiş gerçekten.

Michael Mann’in görüntü yönetmeni olan ve çalıştığı filme damgasını vurmakta zorlanmayan Dante Spinotti, renk/gölge kullanımıyla dönemin dokusunu rahatça yakalayarak filmin görselliğini en üst seviyeye çıkarıyor.

Genel olarak bakıldığında LA Sırları, dönemin başyapıt olarak görülen polisiye/suç filmleri arasında daha mütevazı bir konumda olabilir ama bir yandan şöyle bir farklılık sunuyor; dönemin diğer başyapıtları, türe farklı bir soluk kazandırmak gibi bir yaklaşıma sahiplerdi. Yukarıda isimlerini saydığımız örnekler –belki kısmen The Heat hariç- en az bir hatta birçok açıdan yenilikçi yapımlardı. LA Sırları’nın pek yenilikçi bir tarafı yok. Yani türü başka eğilimlere sürüklemek, türe sinemasal katkılar yapmak gibi bir amaç edinmiyor. LA Sırları baştan sona hikayesiyle, hikaye kurgusu/yapısıyla, görselliğiyle klasik sinema ve klasik polisiye tavrında ve bunun iyi bir örneğini sunma çabasında olan bir film. Bu amaçta olduğunu gösteren en belirgin şeyse, temel polisiye türüne ait olan birçok şeyi aynı anda bünyesinde barındırma çabasında olması. İdealist/genç polis, sert polis, menfaatçi/rüşvetçi polis, ahlaksız politikacı, tehlikeli kadın, parayla ya da penisi sıkılarak Gülümseme bilgi edinilen muhbir, mafyanın ta kendisi olan polis şefi gibi karakterlerden, hem yasal hem yasal olmayan sorgulama, barda/sokakta bilgi toplama, ölen kişiyi teşhis etme, cinayet mahalli incelemesi gibi türe has sekanslara, cinayet, uyuşturucu, şantaj, rüşvet ve akla gelecek hemen her türlü suçu bir arada sunmasından olanların süregittiği şehir, zaman ve atmosferi sunma çabasında olmasına kadar, hatta tam bir “polisiye öykü anlatım tekniği” yapısında olmasıyla,  baştan sona, eksiksiz bir “polisiye dünyası sunumu” bu film.

LA Sırları, bir tür “tür özeti”. Günümüz sinemasının vardığı nokta ve dönemimizin özelliği itibarı ile birçok tür için, o türe ait filmlerden en az birinin yapmasının gerektiği kutsal görevi layıkıyla yerine getirmesi, onu arşivlik yapmaya yetiyor da artıyor bile.
Logged
Izmir Sinema Ekibi
« : Ağustos 25, 2008, 08:14:11 ÖÖ »

 Logged
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!