Izmir Sinema Ekibi
Şubat 07, 2012, 07:56:12 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: İzmirsinek toplaşması yakında..
İlk filmimiz http://sorgu.izmirsinek.com adresinde !

http://www.izmirsinek.com
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: (Jim Jarmusch'tan) Broken Flowers üzerine....  (Okunma Sayısı 900 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görkem
Moderator
Full Member
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 106


« : Şubat 25, 2009, 09:22:56 ÖS »

Jim Jarmusch bilindiği gibi, Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden biri. Bu öneme nasıl ulaştığı üzerine konuşmak istesek ayrı bir metin derlememiz gerekir kuşkusuz ancak şöyle kısa bir tespit yapalım; sınırları ve tanımı pek net olmayan ama buna rağmen “minimalist sinema” dendiğinde kişinin zihninde az çok tanıma yakın bir imge oluşturan bir akımın, Amerikan Sineması içinde kendine bir yer bulmasını sağlayan isim olması bunun için yeterli neden teşkil ediyor. Çünkü Amerikan Sineması, bünyesinde farklı, sıra dışı, enteresan gibi sıfatları hak eden isimler barındırıyor olsa da içinde minimalizmin son derece ender rastlandığı bir mecra. Genel olarak dünyadaki ve kendi ülkesindeki siyasal, teknolojik, sosyal gelişmeleri, moda akımları sıcağı sıcağına yakalamak/perdeye yansıtmak ve tabii ki “popcorn sinema ürünü” verme konusunda çekingen olmayan bir endüstri olarak minimalizm gibi bir tarzı kucaklaması kolay anlaşılır bir yaklaşım sayılmaz. Tabi hemen doğabilecek bir yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıralım: Amerikan Sinemasının Hollywood’tan ibaret olmadığını da gösteren en önemli isimlerden biri de Jarmusch’tur muhtemelen. Amerika’da Hollywood’un hedef ve ilgi alanı dışında kalan bir Amerika Sineması varmış gördüğümüz kadarıyla.

Broken Flowers da, işte o tanımı pek net olmayan akımın bir ürünü müdür, bunu tam olarak belirlemek zor ancak bir “Amerikan Bağımsızları ürünü” olduğu kesin. Ya da sadece “Bağımsızların ürünü” olduğu.

Filmi bildiğimiz film taksonomisi içerisinde bir yere yerleştirmeye çalışırsak pek zorlanmıyoruz aslında. “Yol/yolculuk filmleri” gayet bilindik, kendine has tematik ve görsel kodları olan ve birçok ortak özellik içeren (ve tabii ki Jarmusch’un da hiç yabancı olmadığı) bir alttür. “Yetişkin bireyin yaşamını gözden geçirmesi” filmleri ise, hikaye, mekan, sosyal/ekonomik sınıf ve zaman açısından çeşitlilik sunuyor olsa da yine tematik olarak birçok ortaklık içerirler. İlk (aslında ikinci ve üçüncü) bakışta da Broken Flowers bu alttürlerin kapsamında değerlendirilebilecek bir film. Ama tabii ki Jarmusch’un varlığını tescilleyen kendine has farklılıkları ve güzellikleri var. Ve bir ön tespit olarak şunu söyleyebiliriz; bu farklılıklar, filmin bir üyesi olduğu alttürlere yeni bir soluk ya da bakış getirmek, türün ana kalıplarıyla oynamak amacında değil. (Örneğin yönetmenin Dead Man’da yaptığı gibi) Bilindik bir türe ait olup onun çokta dışına çıkmaya çalışmayan ama klasik sinemanın alışıldık özellikleri üzerine bir yapı bozumu sunma amacında olan bir film bu.

Don Johnston 50’li yaşlarında, hali vakti yerinde, az konuşan, minimalist yaşayan, çekici olmaya asla çalışmayan ve çok belli ki “hayatı akışına bırakmış” ama….. aslında aynı zamanda “bunların hiçbiri olmayan” bir adam. Zengin ama fazla sade yaşıyor. Ekonomik varlığının kendisine sağlayabileceği şeylerle ilgilenmiyor. 50’li yaşlarında, az konuşan ve çekici olmaya çalışmayan biri ama çok sayıda sevgilisi olmuş ve hala karşı cinsle arası çok iyi. Tüm dünyaya oturduğumuz yerden ulaşmamızı sağlayan bilgisayar sektöründe çalışıyor (muhtemelen kendi şirketi) ama bu alanda çalışmak için fazla ilgisiz, meraksız ve nasıl desek….“sakin beyin kimyasına sahip” biri. Ve evinde bilgisayarı yok. Buradan hareketle diyebiliriz ki, birçok zıtlığı bünyesinde barındıran bir karakter.

“Hayatı akışına bırakmış” ifadesinin psikolojik ve sosyal bir çatışması ve yansıması da var aslında: hayatı akışına bırakan kişiler genelde toplumun uygun ve doğru gördüğü normlara yakın bir çizgiye sahip olurlar. Düzenli işleri, bir aileleri olur. Don’ın ise bir ailesi yok ama komşusuyla ve komşusunun ailesiyle arası öyle iyi ki bu net biçimde bir söylem teşkil ediyor. Hatta komşusuyla aslında hiçbir ortak özelliği yok. Kendisi beyaz komşusu siyahi. Kendisi bekar ve çocuksuz, komşusu evli ve bol çocuklu. Kendisi suskun, sakin, çekinik. Komşusu konuşkan, hareketli ve cüretkar. Ama gayet iyi dostlar. Hatta Don komşusunun eşiyle gayet rahat, çocuklarıyla şaşırtıcı derecede samimi. Yani kendisinden bambaşka yaşayan insanlarla da gayet iyi anlaşabilen, sahibi olmasa da aile denen sosyal kümeyi gayet kanıksamış biri. Komşusunun evine sürekli girip çıktığı, neredeyse onlardan biri olduğu göz önünde. Ama karakterin kişisel özelliklerine baktığımızda bu pek anlaşılır bir durum teşkil etmiyor. Karakterin sosyal durumu ile kişisel özellikleri belirgin bir zıtlık içeriyor.

Yani…. Özetle gerçekten çok enteresan bir karakter Don Johnston. Ve bu garip ve enteresan adam, varlığı yetmezmiş gibi, garip ötesi bir mektup alıyor günün birinde. Buyurun ziyafete.

“Varlığını bilmediğin oğlun, seni bulmaya geliyor olabilir. Ona göre hazırlıklı ol!” diyen bir mektup. İmza yok, adres yok, gönderilen şehir bile belli değil. 3 şey belli: 20 yıl, pembe ve daktilo.

Bu bulmacayı çözmek için, dedektiflik romanlarına ilgi duyan, 5 çocuklu ve 3 işli bir komşudan fazlasına ihtiyaç duyulacağı kesin. Ama o komşu en azından Don’ın ne yapabileceği konusunda bir şeyler söyleyebilecek kadar “aktif beyinli” bir adam ve pasif komşusunun yapmaya üşeneceğini gayet iyi bildiği ayrıntıları halledip onu son durağına asla erişemeyeceği daha başından belli olan bir yolculuğa gönderiyor. Don, 20 yıl kadar önce seviştiği kadınların listesini yapıyor ve bu listenin 4 üyesi ziyaret edilmeye değer oranda olasılık içeriyor. Ve Don, hangisinin bu mektubu gönderdiğini anlayabilmek için eski sevgililerini ziyaret etmeye gidiyor. Elinde 2 tane ipucu var: Pembe ve daktilo.

Değil Don Johnston gibi konuşmayı sevmeyen bir adam, Philiph Marlowe ya da filmde adı geçen “baba” dedektiflerden biri bile olsanız, size bu mektubu gönderen sevgiliniz salak değilse oğlunuzun annesini bulmanız olanaklı değil zaten. Bir tanesinin evinde, gelen mektup kağıdının aynısını görseniz, bir daktiloya rastlasanız, karşınıza çıkan evin tamamı kağıt ve zarfın renginde bile olsa bunlar ne derece kesin bir ipucu sunar ki? Tek bir çareniz var, sevgilinizin ağzından laf almak. Dediğim gibi, bunun için de Don, seçilecek son kişi. Konuşmayı pek sevmiyor ve pek de beceremiyor zaten.

Peki tüm bu garipliklerle biçimlenen ve net bir sonuca bağlanmayacağı gayet belli olan bir hikayeyi içeren Broken Flowers’ın çekiciliği nerede?

Şurada Kırık Çiçekler bir yol/yolculuk filmi ya da yetişkin bireyin hayatını gözden geçirmesi filmi gibi görünse de aslında “öyle olmayan bir film”. Kırık Çiçekler, adı gibi kırık bir hayatı anlatan biyografik bir film. Don Johnston’ın, Don Johnson olmadığı ve bir “t” fazlalığı olması gibi, Broken Flowers aslında, “yaşananlar muhakemesi” yapacak bir karakter olmayan bir adamın, “t” gibi bir fazlalık sebebiyle bunu yapmaya çalışmasını ve sonunda bunu yapmasının pekte bir anlamı olmadığını ve karakterinin hayatını, pek memnun olmasa da yeniden olduğu gibi kabul etmek durumunda kaldığını ve bunu da yaptığını anlatan bir film. Don, yaşadığı yolculuk boyunca karşılaştıklarını amacı doğrultusunda (mektubu göndereni tespit etme) yönlendirebilmek bir yana, nezaket sınırları dahilinde gerçekleştirilecek bir ziyaret, eski bir dostla yenen akşam yemeği, yaşanan mevcut sorunlar konusunda dertleşme gibi gündelik hayatın içinde süregiden sosyal faaliyetleri icra edebilme konusunda bile beceriksiz bir karakter. Ve film de karakterinin beceriksiz olduğunu, olanları yönlendiremeyen/ sırtlayamayan bir karakter olduğunu an an sunan/gösteren ve ana teması ve belgelemek istediği şey bu olan bir film. Ama bunu yaparken amacı karakterini (ya da eğer varsa onun temsil ettiği herhangi bir şeyi) aşağılamak ya da yargılamak falan değil. Amaç sadece çeşitli garip ve uygunsuz durumlar yaratarak insan davranışları, ilişkileri, paylaşımları gibi biraz bulanık sularda çeşitli inceleme damarları sunmak ve farklı bir bakış tutturmak.

Dikkat edilirse Don’ın ziyaret ettiği 4 kadında, ilk adaydan son adaya doğru amacına ulaşma, bir ipucu yakalama girişimleri giderek daha ümitsiz bir hal alıyor. İlk kadında bol bol konuşup sohbet edip evi az da olsa inceleme şansı buluyor. İkincide bu şansı bulamıyor, yanında hep eski sevgilisi ve eşi oluyor, üçüncüde evini bile göremiyor, dördüncüde tek bir soru sorup dayak yiyor. Yani film ilerledikçe karakter amacına ulaşmaya yaklaşmaktan çok uzaklaşıyor.

Peki Broken Flowers neden bu yolda ilerliyor? Neden aslında belirgin bir çatışma, bir denge bozumu (Mektuptan dolayı Don’ın dengesi bozulmuş ve aranan şeyin yeni bir denge olduğunu düşünebiliriz aslında, bunu gösteren ayrıntılar yok değil ama filmin esas meselesi bu değil) sunmadığı halde böyle bir karakteri ve hikayeyi anlatıyor Jarmusch? Çünkü normal şartlar altında, bir denge bozumu teşkil edecek bir olay/etki, bu etkiyi bir denge bozumu olarak görmeyecek bir karakterin başına da gelebilir. İşte geliyor ve dikkat etmemizin kesinlikle şart olduğu (ve bu şartı yerine getirdiğiniz takdirde enfes lezzetler barındıran) ayrıntılardan beslenen, çeşitli garip sosyal durumları takdirimize ve incelememize sunan, bir yaşam analizi gibi görünen ama aslında bu görüneni karşımıza gelebilecek en ayrıntılı “karakter analizi”ni belgelemek amacıyla kullanan bir film çıkıyor.

Bu noktada, aslında filmin bir zayıflığı var ya da eğer bu tespitleri kabul ediyorsak bu bir zayıflık değil. (…?... Bu garip ifadeyi silmeyeyim, çünkü filme yakışıyor bence) Don, neden bu yolculuğa çıksın ki? Komşusunun gaz’ını yemeden önce bu gazı yiyeceğini gösteren hiçbir ipucu görmüyoruz. Yarım kadeh şampanya buna yeterli sebep değildir herhalde. Ama bir bakıyoruz Don havaalanında, güzel ayakkabılı ve bacaklı hostesin çözemediği bulmacayla ilgilenmek zorunda kalmak üzere. Filmde, onun bu yolculuğa çıkmasına yeterli bir etki yok. Belirtmeye çalıştığım gibi aile kurumuyla gayet iç içe ama bir ailesi yok. Bir aile kurma fikriyle gayet haşırneşir (kendisini terk eden sevgilisi bunu soruyor ona ve tepkisi aynı soruyu ona yöneltmek oluyor. Ve yüzündeki ifade pek bu fikre karşıymış gibi değil) ama kurmamış olmaktan da fazla rahatsız değil. Çünkü bunu yapması hiçte zor değil. Kendisini terk eden ve bunu yaparken de hala kendisine seslendiğinde ona bakıp bir cevap bekleyen ama alamayan sevgilisi buna razı belli ki. Don’ı bu yolculuğa çıkaran nedir? Cevap: bir sebep yok. Sebep, Don’ın zaten bir zıtlıklar adamı olması, bu kadar.

Yok eğer “bu kadar!” gibi bir açıklamayı kabul etmiyor, bir alttaki tabakaya doğru derinleşmek istiyorsanız muhtemelen karşılaşacağınız açıklama şu: Don, hayatı boyunca yaşadığı hiçbir şeyi belli ölçülerin üzerinde etkilemiş/yönlendirmiş biri değil. Hatta buna hiç yeltenmemiş bile ve yeltenmemiş olma durumundan rahatsız da olmamış. Filmde karşısına gelen bu olayda da buna niyetlenmiyor aslında ama işte bazı dış etkilerle (komşusunun yardımı, kendisini terk eden sevgilisinin yarattığı boşluk ve aile kurma üzerine sarf ettiği birkaç söz) yola çıkıveriyor. Ki aslında bu da bir “olanları yönlendirmeme” teşkil ediyor çünkü olay gerçekten çok zorlayıcı. Buna göre Don bu yolculuğa çıkmasa bir şeyleri yönlendirmiş olur belki de. Ve çıksa da çıkmasa da sonucu değiştirmeyecek bir noktaya varıyor hikaye zaten. Ortaya çıkmış olan tek gerçek şu ki: Don yine olanları yönlendiremeyen bir insan olarak hayatına devam ediyor ama “ilk kez bu gerçek onu rahatsız ediyor”.

“Daha önce karşılaşmadığımız bir karakterin incelenmesi amacıyla hayat muhakemesi hikayesi anlatma” filmi olan Broken Flowers, belirttiklerimizden ibaret de değil aslında. Filmin “havaalanındaki genç adamın ortaya çıkışı”na kadarki kısmı tamamen belirtmeye çalıştıklarım doğrultusunda ilerliyor. Ama film, başka bir tema için kullandığı temayı, bu gençle daha belirgin hale getiriyor. Yani tüm bu tespitlerimi kabul etmeyip “hayır, bu bir yolculuk ve hayat muhakemesi filmi” derseniz de karşınızda olması gerektiği gibi pek net olmayan ama yeterince malzeme sunan bir film var. (Yani film, benim cımbızımla tutup çıkarmaya çalıştıklarımdan da daha fazlasını içeriyor) Evet, o genç Don’ın oğlu bence. Annesi de Tilda Swinton. Her kadın için bu tespiti yapacak ipuçları var tabi filmde ve kadınların bazılarının daha öne çıkan ayrıntılar sunduğu da bir gerçek.

Bir kere pembe renk tüm kadınlarda, eşit derecede olmasa da karşımıza çıkıyor. Ki zaten pembeden net bir çıkarsama yapmak zor. Daktilo da pek güvenilir bir imge değil, kadının mektubu evde yazdığını nereden bilebiliriz ki? Bu durumda hanımların kişisel özelliklerine bakmak daha mantıklı. Ama burada da karşımıza bir sorun çıkıyor. Genç adam annesine hiç benzemeyebilir. Zengin olup fukara gibi giyinebilir ya da davranabilir. Düzenli bir evde yaşıyor olup dağınık olabilir. Belirttiğimiz gibi ağızdan laf alma konusunda gayet edinimsiz biri olan Don işin içinde ve bu mektubu gönderen kadın eğer oğlanın kendi oğlu olduğunu açık edecek olsa hiç mektup gönderir mi? Buna göre, ne Sharon Stone’un karakterinin böyle bir mektup gönderecek birine pek benzemiyor olması pek bir anlam barındırıyor, ne de Jessica Lange’ın bir çocuğu olduğunu ve onun da 16 yaşında bir kız olduğunu söylemesi. Herkes kendine göre bir anne seçsin. Dediğim gibi, bence annemiz Swinton. Hayatında pembe bir daktilo gören var mı? Ama dediğim gibi, diğer kadınlar için de birçok belirteç mevcut filmde.

Filmin son sekansında genç adamla Don kuytu bir yerde bir şeyler yiyip/içip laflıyorlar. Don “salak” ve hiçte tarzı olmadığı gibi biraz dışa dönük davranıp saçmalıyor, oğlan da kaçıp gidiyor. Don kaçan gence bakarken önünden, içinde kendisine dikkatle bakan oğlu yaşlarında bir genç olan bir vosvos geçiyor. N’oluyoruz yahu? İzleyen herkes bir cevap arayabilir ve kendince bulabilir elbette. Bu açık kapılar ve işe yarar ayrıntılar hep filmi zenginleştiren (adaylardan herhangi biriyle Don’ı bir ilişkide düşünürseniz hoş tespitler yapabilirsiniz. Nitekim Stone’un karakteri eski sevgilisiyle sevişmiş olmaktan gayet mutlu görünüyor sabahın 8’inde) özellikte. İncelemeye çalıştığım 2 farklı bakışa göre de karşımızda eşine az rastlanır derece keyif verici bir film var. Bill Murray’in şaşırtıcı derecede ölçülü oyunuyla, her biri kısa rollerde görünseler de gerekeni fazlasıyla yapan kadın oyuncularıyla, derin mi derin hikayesi ve karakterleriyle, özenli kareleriyle ve renk/ışık kullanımıyla her an’ı keyifle izlenen ve kolay kolay unutulamayacak bir film Broken Flowers.
Aralık 2008
Logged
Izmir Sinema Ekibi
« : Şubat 25, 2009, 09:22:56 ÖS »

 Logged
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!