|
İrfan Demirci…. Genç yaşına rağmen (1986 doğumlu) 4 kısa film, 4’te klip çekmiş bir isim. Yanlış anlaşılmaya neden olmayalım, klipleri profesyonel işler değil, yani klip çektiği şarkılar onun klipleriyle vizyon görmedi ama İrfan’ın kamerayla zaman geçirmekten hoşlandığının göstergesi niteliğinde olan çalışmalar. Filmleri henüz kısa filmler belki ama süreler pekte kısa sayılmaz ki izlendiğinde doyuruculuk açısından pek sıkıntı çektirmeyen filmler her biri. Korku-gerilim türünde ürünler veriyor İrfan Demirci. Son filmi Refakatçi (2006) ilk 3 filmine göre biraz daha profesyonel bir çalışma. Genel olarak doğa üstü korku-gerilime yakın ve psikolojik içeriğe sahip, karanlık öyküler onunkiler. Karamsar finallerden, korkutuculukları izleyicisine cüretkarca sergilemekten çekinmeyen bir yazar-yönetmen. Hani sadece “geren” değil, açıkça korkutan bir yapı sunuyor. Görkem: Ne kadar zamandır sinemayla ilgilisin? İrfan: İlgilendiğimi ortaokul yıllarında fark ettim. Klasik bir fark ediş tarzı vardır ya hani, arka planda olanlara bakarsın. Kamera arkalarını izlemek hoşuna gider. Nasıl yapmışlar, nasıl etmişler kafa yorarsın. Aynen öyle işte. Görkem: İlk kamera deneyimi? İrfan: İlk kamera deneyimimi lise 3 e giderken yaşadım. Sınıftan bir arkadaşımın Hi8 bir Sony si vardı. Serhat… Onunla eğlencesine videolar çektik. İş olsun diye. Uyduruk reklamlar skeçler. Görkem: Yakın çevrende sinemayla ya da sanatla direk ilgili kimse var mı? İrfan: Ben bu işi kafaya koyduğumda sinemaya giden bir arkadaşım bile yoktu diyebilirim (Gülüyor) Ama babam müzisyen. Orkestraları var ve piyano çalıyor. Bu anlamda müzik kulağının getirdiği duygusallık ve sanata yaklaşım buradan kaynaklanıyor sanırım. Yani onun hayalinin peşinden gitmesi gibi ben de gitmeye böyle karar verdim. Görkem: Sinema dışında ilgi duyduğun şeyler? İrfan: Teknoloji… Bilgi işlemciyim esasen. Bilgisayar teknikeriyim ve web sayfası yapıyorum. Tabi bu şu anlık para kazandığım meslek. Ama web tasarımına oldukça ilgi duyuyorum. Web programlama ve tasarıma… Bu sayede kısa filmimin afişlerini ve web sayfalarını yapmak da büyük haz veriyor. Görkem: İlgi duyduğun sinemacılar? İrfan: Bu da klasiktir ama sinemaya ilgi duymaya başladığımdan beri aklımda silinemez bir Steven Spielberg ismi var. Onun kurduğu mizansenler beni büyülüyor gerçekten. Onun dışında son dönemden Chan-Wook Park filmleri hoşuma gidiyor. Sıkılmadan izlediğim M. Night Shyamalan var mesela. O Spielberg yanında çerez gibi gitse de filmlerindeki şüphe havasını çok seviyorum. Ve tabi ki Kubrick… Diğer sevilen klasik isimlere geçmiyorum. Onların ne yaptıkları zaten ortada. Lynch , Forman , Haneke , Bergman , Hitchcock vs vs vs. Ama Tarantino sinemasına hala alışamadım. Sanırım alışamayacağım da… Görkem: Senaryolarını yazarken yalnız mı çalışıyorsun? İrfan: Refakatçi isimli kısa filmimden önce hep yalnız çalıştım. Bunun sebebi kendi imkanlarımı bilmem ve bunları deneyebileceğim doğrultuda kısa filmler çekmek istememdi. Fakat imkânları genişlettiğimde istediğim şey bu değildi. Hikaye oluşumunda ya da senaryo yazımında mutlaka bir yerde yer alıyorum ve almaya devam edeceğim. Ama mümkün olduğunca birden fazla fikre açık olmaya çalışıyorum. Bu yüzden bir partner ile yada bir ekip ile çalışmak bana daha cazip geliyor. Görkem: Yazarken seni en çok zorlayan şey nedir? İrfan: Dediğim gibi bu konuda yetenekli olmadığım için işin derin kısmı beni zorluyor. Yani karakterlere yön vermek. Onlara bir alt metin yüklemek. Onları insan hale getirmek. Bu sebepten dolayı zengin mizansenler kurmaya çalışıyorum. İçinden çok fazla malzeme çıkan fakat karakteristik özellikleri ilgilendirmeyecek şeyler. Yani gözleri önünde doğaüstü bir olay gelişen herkes çok korkar değil mi? Karaktere bağlı olarak değişmez. Görkem: Yönetenlik mi senaristlik mi daha çok çekiyor seni? İrfan: Kesinlikle yönetmenlik... Ama “auteur” yönetmenlik denilen olgu biraz daha cazip geliyor :) Görkem: Yazdığın bir senaryoyu başka bir yönetmene verir misin? Ya da başka bir senaristin yazdığı senaryoyu çeker misin? Bu konuda kesin bir yaklaşımın var mı? İrfan: Çok sık yazmadığım için birine verebileceğimi düşünmüyorum. Kıramayacağım biri olmadıkça tabi. Başkalarının senaryolarını da çekmeyi isterim, fakat o senaryo biraz değişebilir. Yani okuma ve çekim sırasında üzerinde epey bir oynarım gibi geliyor. Ki yaptım da.. Görkem: Neyi nasıl çekeceğini çekimden önce ne derece belirlemiş olursun? Yada olmak istersin? İrfan: Senaryoyu okuduğunuzda ister istemez sahneleri canlandırıyor ve çekiyorsunuz. Ama ben bunu kesinleştirmekten yana değilim. Belki bu yüzden REFAKATÇİ ye kadar hiç storyboard kullanmadım. REFAKATÇİ de de storyboard dışına oldukça taşmışımdır. Filmi sette şekillendirmek çok hoşuma gidiyor. Tabi bütün her şeyi sete bırakamıyorsunuz. Maazallah üstünüze başınıza sıçrar (Gülüyor) Görkem: O durumda ne yapılır? İrfan: Üstümüze sıçradığında birincil olarak yapılması gereken sakinlik ve ardından sete bir mola vermek olmalı bence. O sırada rahatça düşünür tartarsınız. REFAKATÇİ de de elimizde olmayan bir ton şey ile karşılaştık. Çekimler 2 kez iptal oldu.. Yağmur yağdığında o bodrumun su alacağını hiç düşünmemiştik.. Ama düşünmeliydik. Gerçi bunun çekim ile bir ilgisi yok. Görkem: Doğaçlamaya yatkın mısın? İrfan: Çok… Sahneler o zaman daha bir gerçek oluyor sanki. Tabi oyuncuların iyi olması şartıyla. Oynanan oyun yaşıyormuş hissini geçiriyor bana. Oyuncuların kelimeleri, cümleleri değiştirmeleri beni asla rahatsız etmez. Devamlılığı olmayan her cümle değiştirilebilir. Çünkü bir oyuncu, bir sahnede “a” cümlesini değil de, “b” cümlesini söylediyse, duyguya girmiş ve refleks olarak konuşmuş demektir. Hatta ben buraya neden “b” cümlesini değil de “a” cümlesini yazmışım diye kızarım kendime. Diğeri daha gerçek gelir bir an (Gülüyor) Görkem: Çok tekrar alır mısın? İrfan: Evet… Kurguda elimde çok fazla malzeme olsun isterim. Görkem: Kimine göre bu da kafaları karıştırıyor, seçim zorluğu çıkıyor ortaya. Atmakta zorlandığın çekimler olmuyor mu? İrfan: Çok… Ama söylediğim şey dizi çeker gibi her açıdan birer kere almak değil. Çekim esnasında bazen aynı sahne birden fazla değişik şekilde oluşuyor aklımda. Buna sette değil, kurguda karar vermeyi yeğliyorum. Görkem: Neden korku-gerilim? İrfan: Bence en gerçek duygu, korku duygusudur. İnsanın birden kendini tetikte hissetmesine yol açar. Birden tüm duyuların çalışır. Daha net duyarsın, daha net görürsün… Soğuk çok daha soğuk gelir. Köpekten daha hızlı kaçarsın. Daha yükseğe zıplarsın. Yani elindeki malzemeyi çok daha zorlarsın. Akabinde burada bir çelişki meydana çıkıyor ve bu da çok hoşuma gidiyor. Her şeyi çok daha başarılı yaparken ne kadar güçsüz bir yaratık olduğunun da farkına varıyorsun. O an ne kadar aciz olduğunu hissediyorsun. Peşinden bir köpek kovalıyor, sen süper hızlı koşuyorsun. Ama bir yandan da süper acizsin. İşte hayatın gerçeği. Acı bir çelişki değil mi? Bir diğer yandan intikam alıyor da olabilirim. Ben karanlıktan korkarım, kan görmek fazlasıyla rahatsız eder, yükseklikten korkarım, ruhani şeylerden korkarım. “Ama insanlar da bunlardan korkar değil mi?” sorusunun cevabını arıyorum. Yalnız olmadığımı kanıtlamaya çalışıyorum galiba (Gülüyor) Yoksa… Yoksa ilk söylediklerim palavramıydı? Görkem: Bu durumda sende korktuğun halde korku filmleri izleyen, hatta bu yüzden korku izleyenlerdensin öyleyse, bu doğru mu? İrfan: Korku filmlerini izlerken kolay kolay pek gerilmiyorum açıkçası. Kurgu olduklarından emin olmak ve korkmamak hoşuma gidiyor. Yani gerçek hayatta çok korkarım ama sinemada benden cesuru yoktur. Sanırım kendimi avutuyorum. (Gülüyor) Görkem: Peki korku denildiğinde yönetmen ya da oyuncu aklına kim gelir? İrfan: Herşeyi ilk başta yapan adam Hitchcock… Sahnelerini bilirim ama bir çok filmini baştan sona izlemedim. Bunu etkilenmemek ve beklentilerimi boşa çıkartmamak için yapıyorum. Yani seneler önce yapmış adam, ben bunu seneler sonra izleyeceğim ve bana çok klasik gelecek. O mizansenleri ilk kuranın kendisi olduğu film izlerken aklımda kalmayacak. Görkem: Korku filmi olarak favorilerin? İrfan: Son dönem Amerikan korku sineması hariç hepsi. :) Ama son dönemde “suspense” gerilim yapan Shyamalan’ı çok seviyorum. Signs , The Sixth Sense , The Village Görkem: Genel olarak bakıldığında korku türü, birçok farklı alttüre sahip olan ve aynı zamanda diğer bazı türlerle da sağlam bağlar kurmuş bir tür. Sen hem işin fantastik tarafına hem de psikolojik bir tarafına eğiliyorsun. Senin özellikle ilgi duyduğun korku alttürü ya da tür birlikteliği hangisi? İrfan: Aslında huzursuzluk veren tarzda filmler yapmak istiyorum. Yani diken üzerinde… David Lynch’in güpegündüz yarattığı o gerilimli atmosferler vardır ya. “Yahu ne olacak şimdi?” diye gerilirsin. Şimdiye kadar bunu yapmadım aslında ama yapmak istediğim aslında bu.. Yakında böyle bir kısa film yapmayı düşünüyorum. 2 seneden sonra aklıma bir hikaye şekillenmeye başladı sonunda. Çok kısa bir film. Görkem: Başka ilgini çeken türler ya da alttürler? İrfan: Bilmem… Çok düşünmedim. Korku türünden sonrasını düşünecek olursam, beni sadece hikayenin güzelliği etkiler. Pek ayırt etmem. Görkem: Yani herhangi bir türde karşına iyi bir hikaye çıksa çekmek ister misin? İrfan: Aynen öyle… Beni heyecanlandırsın yeter. Hiç kimse beğenmese de olur. Görkem: Başka bir türde bir senaryo yazma isteğin olmadı mı hiç? İrfan: Bir ara romantik bir şeyler yapmayı düşündüm.. Ama bana göre değil sanırım. Görkem: Sence Türk sinemasının en büyük sorunu nedir? İrfan: Hikaye ve seyirci… Çok iyi hikayeye sahip çok az filmimiz var. Aynı hikayeyi işleyen 50 tane film var orası da ayrı… Aynı hikayeler o kadar çok işlendi ki seyircinin kafasında bir “Türk Sineması” oturdu artık… Şimdi ne yapılsa ya Amerika filmleri taklidi ya Fransız filmleri taklidi oluyor. Perde de gerilimli bir sahne var, aktör küfrediyor ve seyirci buna katıla katıla gülüyor. Çünkü bugüne kadar “küfür” hep komedi unsuru olarak kullanıldı… Sanki günlük hayatta sürekli küfreden biz değilmişiz gibi perdedeki adamın küfrettiğine inanamıyoruz. Aksiyon filmlerinde asla küfredilmez… Sadece “lanet olsun” denilir. Böyle bir inanış var sanki. Görkem: Yakın dönem Türk Sinemasının mevcut durumdan memnun musun? İrfan: İyiye gittiği kesin. Görkem: Birde yakın dönemde korku-gerilimler arttı yerli filmlerde. Genel olarak nasıl buluyorsun bu yapımları ? İrfan: En son Musallat’ı izledim. Gayet eli yüzü düzgün bir film olmuş. Dada film bu işin üzerine gidecek gibi… Kurguda ki sıkıntıları saymazsak, ki aslında bu sıkıntı önemli bir sıkıntı, geri kalan her şey oldukça etkileyici. Seyircinin sinemadaki tepkisi de böyleydi. İki farklı salonda izledim filmi. Her iki salonda da insanların çıt çıkarmadığını gördüm. Oysa aynı salonda insanlar DABBE filmine katıla katıla gülmüş, hatta perdeye laf bile atmışlardı. Oyunculuklar da fena değildi üstelik Musallat da. Türk sinemasında korku türü hala çok bakir. Yapımcılar da artık bunun üzerine gitmeye başladı. Ve ısınma turları bitti. Artık yarış başlıyor. Görkem: Türk sinemasının korku türünde bir farklılık sunabilme ihtimali var mı sence? Şunu kast ederek soruyorum ki Hollywood ve Uzakdoğu’dan farklı din’i, etnik, sosyal şartlara sahip bir toplumuz ve bu bazı filmlere yansımış durumda. İrfan: Elbette sunabilir. Dabbe’nin çıkış noktası çok iyiydi. Her ne kadar çalıntı bir hikaye olsa da , bize iyi uyarlanabilirdi. Musallat da böyle.. Birilerini taklit etmemizin bir anlamı yok. Çok fazla hikaye var etrafta. Görkem: Klip çekme fikri nasıl oluştu? İrfan: Müziğe olan ilgimden kaynaklanıyor. Daha doğrusu sinemanın içinde müziğe fazlaca yer verilmesini sevmemden… Filmlerimde de hep böyledir. Nerdeyse tüm film boyunca fonda müzik vardır. Başlıca sebep bu. Bunun dışında video klipler benim için iyi antrenman oluyor. Kamera , kurgu , oyunculuk vs... Ama uygulamaya geçme fikri tamamen tesadüf. Msn üzerinde Hakan ile konuşuyorduk ve bana resimlerden hazırladığı bir video yolladı. Fondaki müzik üzerinde resimler geçiyor. Bir arkadaşına sürpriz olarak hazırlamış. Dedim “bu böyle olmaz :) , dışarı çıkalım benim kamera ile birkaç görüntü alalım aralara koyarız. Sonra da bir şarkı seçeriz. Ve montajda Yaşar’ın beni koyup gitme şarkısına karar verdik. Sitemde de yer alan o klip ortaya çıkıverdi… Görkem: Video Klip estetiği hakkındaki fikrin nedir? Kısa planlara, hızlı kurguya meraklı mısın? Pek öyle görünmüyor ama…. İrfan: Özellikle video kliplerde metrik kurgu meraklısıyım. Ritim ile birlikte hareket eden kareler… Hızlı planlardan ise hiç haz etmiyorum. Aksiyon filmi çeker gibi… Hızlı planlar bana çok kaçamak geliyor. Yani seyircinin gözü o kareye alışmadan bir diğerine geçiyor ve heyecan artar. Aksiyon filmleri genelde böyle olur ya… Neyse , ben ağır ağır akan kareleri seviyorum video kliplerde. Bu kez de şöyle bir çelişki çıkıyor ortaya; metrik kurguya uymaya çalışırken uzun planlar kullanmak… Bu her ne kadar zor olsa da dengelemeye çalışıyorum. Ve en önemlisi de renk kullanımı. Renkler çok önemli. Aynı klip içerisinde birbirinden farklı renkler kullanmayı seviyorum. Hayat gibi… Görkem: Gelecekte de klip çekme fikrin var mı? İrfan: Aslında bunu yapmak istiyorum. Henüz profesyonel bir video klibe imza atmış değilim. Fakat olacak. Deneme kliplerime ise canım istedikçe devam edeceğim. Uzunca bir süredir, bir Hayko Cepkin şarkısına klip çekmek istiyordum ama bir türlü vakit bulamadım. Yeni albüm çıktı ben hala bir şeyler çekebilmiş değilim. Görkem: Peki kesinleşmiş proje var mı yakın zamanda…. İrfan: Kesinleşmiş bir proje yok, fakat bir uzun metraj film düşüncemiz var. Senaryosu bitmiş durumda ve çekim aşaması için gerekli temaslara başlanmış durumda. Beklemedeyiz. Görkem: Mutlaka bir gün gerçekleştireceğim dediğin bir şey? İrfan: Nedendir bilinmez hep kafamda bir deprem projesi var. Deprem anının öncesini, oluş anını ve sonrasını anlatan bir uzun metraj film. Her şey ile bir gerilim filmi. Hatta belki bir seri, bilmiyorum. Deprem üzerine filmler… İrfan Demirci & Görkem Öğe'ye teşekkürler.
|